Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Ahmet Erkan’ın Sunuşu:

Yazar- Ahmet Erkan 23 Şubat 2026 Pazartesi

Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Ahmet Erkan’ın Sunuşu:

 

Değerli meslektaşlarım, sevgili dostlar,

 

Mimarlık; yaşamı barındıran mekânları kurma sanatıdır. Doğayla, toplumla, kültürle ve ekonomiyle kurulan ilişkinin mekânsal ifadesidir. Barınma hakkından kamusal yaşama, üretimden eğitime kadar insan hayatının bütün alanlarını etkileyen bir kamusal sorumluluk alanıdır. Bu nedenle mimarlık yalnızca teknik bir uzmanlık değil; aynı zamanda etik, toplumsal ve tarihsel bir görevdir. Kentleri nasıl kurduğumuz, aslında nasıl bir toplum istediğimizi gösterir.

 

2024–2026 dönemini kapsayan 48. Dönem çalışma raporumuzu sizlerle paylaşırken, yalnızca geride bıraktığımız iki yılın muhasebesini değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz tarihsel kesitin ağırlığını da birlikte değerlendirmek zorundayız. Çünkü biz mimarlar yalnızca yapı üretmeyiz; toplumsal yaşamın mekânsal zeminini kurarız. Bu zemin çökerse, mesleğimiz de, emeğimiz de, geleceğimiz de sarsılır.

 

Bugün dünya; savaşların, yoksulluğun, zorunlu göçlerin, ekolojik yıkımın ve derinleşen eşitsizliklerin içinden geçiyor. Kentler bombalarla yok edilirken kültürel miras geri dönülmez biçimde kaybediliyor, milyonlarca insan barınma hakkından mahrum bırakılıyor. Küresel ölçekte sermaye merkezileşirken kamusal alan daralıyor; kentler birer yaşam alanı olmaktan çıkarılıp yatırım aracına dönüştürülüyor.

 

Türkiye ise bu tablonun dışında değil; aksine en sert biçimde yaşayan ülkelerden biri. Derinleşen ekonomik kriz, yüksek enflasyon, işsizlik ve güvencesizlik mesleğimizi doğrudan etkiliyor. Deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülkede olmamıza rağmen, bilimsel planlama yerine rant odaklı politikaların sürdürülmesi; sağlıklı, güvenli ve kamusal yararı gözeten bir yapılaşma düzeninin hâlâ kurulamamış olması hepimiz için hayati bir sorun olarak önümüzde duruyor.

 

Depremini bekleyen İstanbul’da ise durum daha da yakıcıdır. Yerel yönetimlerin ve merkezi hükümetin el birliğiyle afet dirençli bir kent oluşturmak için çalışması gerekirken, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere birçok ilçe belediye başkanı ve yöneticisinin görevden alınarak yerlerine kayyım atanması, kentin yönetim süreçlerini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bu anti-demokratik tutum yalnızca yerel demokrasiyi zedelememiş; aynı zamanda İstanbul’da yürütülmesi gereken planlama, afet hazırlığı ve kamusal hizmet çalışmalarını da sekteye uğratmıştır. Kent hakkı bağlamında çözüm bekleyen sorunlar ertelenmiş, hatta yeni sorun alanları ortaya çıkmıştır. Oysa afetlere karşı dirençli bir kent ancak katılımcı, şeffaf ve demokratik bir yerel yönetim anlayışıyla kurulabilir.

 

Kentleri, kamusal alanları ve kent hakkını savunma mücadelemiz yalnızca mesleki bir duruş değil, aynı zamanda demokratik bir toplum mücadelesinin parçasıdır. Bu nedenle kent suçlarına, doğa talanına ve hukuksuz planlama kararlarına karşı çıktıkları için yargılanan, aralarında avukatımız Can Atalay ve Şehir Plancısı Tayfun Kahraman’ın da bulunduğu; şehir plancıları, mimarlar, hukukçular ve hak savunucularının cezalandırılması kabul edilemez. Gezi Davası kapsamında hukuksuz biçimde özgürlüklerinden mahrum bırakılan başta Hatay Milletvekili Can Atalay ve Tayfun Kahraman olmak üzere tüm Gezi tutsaklarının derhal serbest bırakılması gerekmektedir. Kent hakkını, kamusal yararı ve toplumsal adaleti savunmak suç değil, kamusal bir sorumluluktur. Bizler mimarlar olarak bu sorumluluğu yerine getirmeye devam edeceğiz.

 

Ancak bütün bu olumsuz tablo içinde bir olumlu gerçeklik de var: Mimarlar hâlâ direniyor. Mesleki onurunu, kamusal sorumluluğunu ve toplumsal yararı savunan büyük bir birikim hâlâ bu ülkede ayakta. TMMOB Mimarlar Odası’nın 70 yılı aşan mücadele tarihi bunun en somut göstergesidir.70 yıllık bilgi ve birikim bütün sorunlarımızı çözebilecek bir örgüt modeli yaratmaya fazlasıyla yeterlidir.

 

Deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülkede olmamıza rağmen, mimarların işsizlik ve güvencesizlik kıskacında olması başlı başına yapısal bir çelişkidir. Depremini bekleyen, her köşesinde “kentsel dönüşüm” projeleri ilan edilen; kuzeyinde milyonlarca nüfuslu yeni şehir alanları açılan İstanbul’da mimarın işsiz olması, diğer taraftan 6 Şubat depremleriyle yıkılmış onlarca kentin devasa birer şantiye alanına dönüşmüş olmasına rağmen meslektaşlarımızın iş bulamaması; akılla, ihtiyaçla ya da planlamayla açıklanabilecek bir durum değildir.

 

Bu tablo, ülkede milyonlarca insan sağlık hizmetine ihtiyaç duyarken doktorların işsiz bırakılmasından farksızdır. Toplumsal ihtiyaç ile mesleki emeğin buluşmaması, piyasanın doğal bir sonucu değil; kamusal planlamanın tasfiye edilmesinin ve üretim süreçlerinin dar bir sermaye çevresinde toplanmasının sonucudur.

 

Genç mimarlar iş bulamıyor, bulanlar düşük ücretlerle ve güvencesiz koşullarda çalışıyor. Serbest çalışan mimarlar piyasa baskısı altında ayakta kalmaya çalışıyor. Kamuda çalışan mimarlar ise hem özlük hakları hem de mesleki yetkileri açısından ciddi gerilemeler yaşıyor. Akademik alanda liyakat, özgür düşünce ve bilimsel üretim yerini baskıya ve nitelik kaybına bırakıyor.

 

Bu noktada mimarlık eğitimiyle ilgili kaygı verici tartışmalara da değinmek zorundayız. Mimarlık eğitiminin 3 yıla indirilmesine yönelik girişimler, deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülkede bizleri ciddi anlamda tedirgin etmektedir. Mimarlık eğitiminin niteliğinin zayıflatılması yalnızca meslek alanımızı değil, doğrudan toplumun can güvenliğini ilgilendiren bir sorundur. Bu konu, önümüzdeki dönemde üzerinde önemle durmamız gereken temel başlıklardan biridir.

 

Bu tablo tesadüf değildir. TOKİ, Emlak Konut, KİPTAŞ gibi büyük ölçekli yapı üretim mekanizmaları; planlamadan projelendirmeye, uygulamadan pazarlamaya kadar süreci merkezileştiren ve piyasayı daraltan bir yapı kurmuştur. Bu yapı hem mimarlık hizmetlerini değersizleştirmekte hem de meslek alanında tekelleşmeyi derinleştirmektedir. Buna yerel yönetimlerde ortaya çıkan benzer ölçekli ve ilişkisel yoğunlaşmalar da eklendiğinde, karşımıza yalnızca mesleki değil, yapısal bir tekelleşme düzeni çıkmaktadır.

 

Bununla birlikte, meslek etiğiyle açıkça çelişen imzacılık (imzacı mimarlık) pratiği de bu çürümenin en görünür ve en tehlikeli parçalarından biri haline gelmiştir. Yaptığımız incelemelerde, 2020–2024 yılları arasında İstanbul’da verilen yapı ruhsatlarının 13.500 adedinde yalnızca 100 mimarın imzasının bulunduğunu tespit ettik. İnceleme alanını genişlettiğimizde ise tablo daha da ağırlaştı: yaklaşık 20.000 ruhsatın sadece 280 mimar tarafından imzalandığını gördük.

 

Bu tabloya, meslek alanımıza yönelik farklı disiplinlerin müdahaleleri de eklenmektedir. Başta iç mimarlar olmak üzere çeşitli meslek disiplinlerinin mimarlık hizmet alanına yönelik yetki genişletme girişimleri, meslek alanımızı daraltmakta ve meslektaşlarımızın yaşadığı ekonomik ve mesleki mağduriyetleri artırmaktadır. Bu nedenle meslek etiğini savunmanın yanı sıra, aynı zamanda meslek alanlarımızın korunması için de daha örgütlü ve profesyonel bir mücadele yürütmek zorundayız. Özellikle TMMOB’ye bağlı odalar, farklı meslek gruplarının birbirlerinin meslek alanlarına sızma çabalarına yönelmemeli; bu konuda odaların birbirleriyle gereksiz bir mücadele içine girmesini engelleyecek çaba ve çalışmaları ortaya koymalıdır.

 

Bu durum, mimarlık hizmetlerinin piyasada nasıl dar bir çevrede yoğunlaştığını, mesleki üretimin nasıl aracı bir hale getirildiğini ve mimarın teknik sorumluluğunun nasıl kâğıt üzerindeki bir formaliteye indirgenmeye çalışıldığını açıkça göstermektedir. Projesini üretmediği, denetlemediği, sorumluluğunu taşımadığı işlere yalnızca imza veren anlayış; hem mesleki emeği ucuzlatmakta hem de toplumun can güvenliğini doğrudan riske atmaktadır.

 

Sorun yalnızca bireysel etik zafiyetler değildir. Karşımızdaki tablo aynı zamanda yasa ve yönetmeliklerle örülmüş bir sistem sorunudur. Eğer çözüm üretecek isek, yalnızca sonuçlarla değil, bu sonuçları üreten hukuki ve idari çerçeveyle de mücadele etmek zorunda olduğumuzu bilerek örgütlenmeli ve çalışmalıyız.

 

Görev süremiz boyunca sayısız toplantı, panel, forum, üye buluşması, ücretsiz eğitim, atölye ve sempozyum gerçekleştirdik. Onlarca kurumlarla görüşmeler gerçekleştirdik. Mesleğimizi ilgilendiren tüm alanlardaki sorunları kapsamlı bir şekilde ilgililerle paylaştık. Çözüm önerileri sunduk. Mesleki dayanışmayı büyütmeye, bilgi paylaşımını artırmaya ve ortak aklı geliştirmeye çalıştık.

 

Bu dönemde öğrencilerle kurduğumuz ilişkiler de özel bir başlık oluşturdu. Birçok üniversitenin jüri ve proje değerlendirmelerinin şube temsilcilik binamızda gerçekleştirilmesi için güçlü ilişkiler kurduk. Kent Düşleri Atölyesi kapsamında 100 öğrenci arkadaşımızla birlikte üretim süreçleri yürüttük. Ayrıca 300’den fazla öğrenci arkadaşımıza ofis ve şantiye stajı yeri ayarlanması konusunda destek olduk. Ancak İstanbul’da yaklaşık 16 bin mimarlık öğrencisi bulunduğu düşünüldüğünde, bu çalışmaların klasik yöntemlerle sürdürülmesinin yeterli olmayacağı açıktır. Bu alanda da kolektif yönetim anlayışıyla örgütlenmeye dayalı, daha yaygın ve katılımcı bir modele ihtiyaç vardır.

 

Bütün bu çabalara rağmen sorunların devam ediyor olması, bizlere acı ama öğretici bir gerçeği gösteriyor:

 

Sorunların kaynağı sadece yetersiz çalışmalarımızda, dışımızdaki merkezi ve yerel yönetimlerin anti demokratik uygulamalarında değil, yönetim anlayışımızda ve bu anlayış sonucu ortaya çıkan yetersiz örgütlenme modellerimizin kendisindedir.

 

Mevcut durumu doğru analiz etmeden, mevcudun sorunlu yanlarını net bir şekilde ortaya koymadan geleceğimizi doğru kuramayız. Üzerinde durduğumuz zemini doğru tanımlamazsak, geçmişin alışkanlıkları ve güç ilişkileri geleceği de belirlemeye devam eder ve geçmiş kendisini daha güçlü bir şekilde yeniden örgütler. Bu nedenle yalnızca eleştirmek yetmez; eleştirdiğimiz her yapının yerine neyi, neden ve nasıl koyacağımızı da açık biçimde tarif etmek zorundayız. Bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca daha iyi yöneticiler bulmak değil etki alanı geniş, tabanı güçlü, katılımcı ve denetlenebilir bir Mimarlar Odası örgütlenmesi yaratmaktır.

 

Yönetimlerin değişmesi tek başına değişim anlamına gelmez. Aynı merkeziyetçi anlayış farklı kişilerle sürdüğünde, ortaya çıkan şey çoğu zaman yalnızca bir “görev değişimi” olur. Bu görev değişimi geçmişin devam eden anlayışının üstünü örtmek için bir örtü görevi görmüş olur. Bu durum, iyi niyetli yöneticileri süreç içerisinde yıpratmaktan başka bir sonuç üretmez.

 

Bizim sorunumuz kişiler değil; yetkinin merkezileştiği, karar süreçlerinin daraltıldığı ve üyelerin edilgen hale getirildiği bir yönetim anlayışıdır.

 

Bu nedenle yeni örgütlenmeler yaratmaya ihtiyaç vardır. Bu yeni model; akademide çalışan, şantiyede çalışan, serbest büroda üretim yapan, kamuda görev alan, yeni mezun ya da deneyimli her meslektaşımızın kendi alanından örgütlendiği komisyonlar ve bu komisyonlardan gelen delegelerle oluşacak bir Mimarlar Meclisi veya yerinde demokrasiyi uygulayacak, üyeleri karar alma mekanizmasına katacak yeni örgütlenmeler olabilir.

 

Bu meclis veya benzer modeller; yerinde demokrasi ilkesini hayata geçiren, kararları birlikte üreten, denetimi tabana yayan ve yönetimi kolektif hale getiren yapılar olmalıdır. Çünkü temsili yapıların zamanla dar gruplara, oradan hizipçi yapılara dönüşmesi tarihsel bir istisna değil, kuraldır. Tarih bize, denetlenmeyen gücün zamanla dar grupçu hale geldiğini; dar grupçu yapılarınsa kopuşlar ve kırılmalar ürettiğini defalarca göstermiştir.

 

Mimarlar geleceği kazanmak istiyorsa, iyi liderler aramaktan çok iyi sistemler kurmaya yönelmelidir. Yetkileri sınırlandırılmış, hesap verebilir, şeffaf ve geri çağrılabilir bir yönetim anlayışıyla yeniden örgütlenmek, mesleğimizin geleceği için yaşamsaldır.

 

Elbette yöneticiler bireysel olarak önemli katkılar sunabilir. Ancak yapısal sorunlar yalnızca kişisel çabayla çözülemez. Aksi halde her dönem iyi niyetli insanlar tükenir; ama sorunlar yerli yerinde kalır.

 

Bugün birçok çağrı metninde yazılan dayanışma sözcüğü birçok kişi tarafından “gelin bize oy verin” şeklinde anlaşılıyor buna katılıyorum. Dolayısıyla dayanışmayı sadece bir destek olgusu olarak ele almak yerine, birlikte üretmek, birlikte yönetmek olarak ele almak ve anlam katmak gerekir.

 

Değerli meslektaşlarım, sevgili dostlar;

 

Geleceği kurmanın tek yolu, onu birlikte tasarlamak ve birlikte yönetmektir. Dayanışma yalnızca zor zamanların duygusal bir sözü değil; örgütlü ve bilinçli bir üretim biçimidir.

 

Mimarlar Odası ancak üyelerini mücadeleye ortak edebildiği kadar güçlüdür.
Ve biz, bu gücü birlikte açığa çıkarmaya talibiz.

 

Gelecekte birlikte güçlü bir örgütlenmeyle sorunları çözen, toplum hizmetinde bir mimarlar odasını birlikte yaratmak ve birlikte yönetmek dileğiyle…

 

Ahmet Erkan
TMMOB Mimarlar Odası
İstanbul Büyükkent Şubesi
Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi

 

Yazar- Ahmet Erkan 23 Şubat 2026 Pazartesi