“Vaziyet Planı!…”

Metin Karadağ 8 Mayıs 2019 Çarşamba

Artık yıllardır herkesin bilgisinde olduğu gibi projeler; hem bir yandan entegre bilgisayar otomasyon sistemli “Yapay Zeka” seçenekleriyle random/türevleri de alınabilen “Parametrik Tasarım”la üç boyutlu(3D) olarak zenginleştirilirken, hem de diğer yandan internet üzerinden küresel işbirliğiyle de üretilebiliyor…

İster devasa boyutlu koordinasyon içindeki şirket bürolarında olsun, isterse de yine geleneksel tek kişilik çalışma ile olsun; sonuçta projeler bir kimlik/antet ön sayfası ile başlıyor ve ilk bakılan çizim de (ya da 3D görsel) her zaman yine “Vaziyet Planı” oluyor… Yani “Durum nedir?…”

Yapının bulunduğu yere uyum koşullarının en kolay biçimde kavranabileceği asgari çizim standardı ile tanımlanmış bu krokiler; aslında binlerce bilgi ve deneyim birikimi dizgesinden oluşan örtülü bir destanın ana fikrini önceden veriyor…

Bazı vaziyet planlarına bakınca neredeyse devamına bakmanıza gerek kalmıyor; ilk bakışta zaten projeye doyuyorsunuz…

İçiniz açılıyor, dünyaya bakış ufkunuz genişliyor…

Bazılarına bakınca da “Amaaan devamına hiç bakmasam!…” hissine kapılıyor ve hemen “Geleneksel Ozalitçi Eklentisi” olan standart “Kanalizasyon Bağlantı Krokisi”ne bakıp detayları arasında kaybolmak yoluyla kendinizi teselli etmek istiyorsunuz…

Durumun yani vaziyetin ne kadar uygun olduğu ya da ne kadar vahim olduğu daha ilk bakışta anlaşılabiliyor… “Mu” acaba?…

Planlama, seçenekler arasından ayıklanarak kendi başına bir bütünlüğün derli toplu tanımlanarak çizilip sunulmasından oluşuyor…

Bu nedenle neyi planlayacağını bilmek, öncelikle “Envanter Bilgisi”ne sahip olmakla başlıyor…

Neyin/Nelerin plana dahil olarak planlanacağını “Envanter Bilgisi”ne sahip olarak biliyorsak; nasıl planlayacağımızın temelini ve ipuçlarını da elde etmiş olarak işe başlıyor ve sonuçta planlıyoruz… Çünkü planlamanın yalnızca deneyim, bilgi, yetenek ve iç-görümüzle sınırlı olmayan bir ötesi; yani tarihsel geçmişi de var!

Bilindiği gibi ilk yerleşmelerde, başta iklim etkisi olmak üzere bir dizi etken; doğal ve sosyal dokuda değişikliklere neden olmuş ve bu zorunluluklar; insanları yeni durum/lar/a uyumlu ve dayanışmayla birlikte ortak yaşam biçimi edinmelerine neden olmuştur.

Besin ve su kaynaklarının olduğu bölgelerdeki paylaşım zorunluluğu; tarım toplumuyla birlikte yerleşik yaşama geçişi şart koşmuştur.

Açlık, savaş ve hastalıklarla gelen hızlı yok oluşlara karşı, kısıtlı yaşam kaynaklarının tarım alanlarındaki düzenli üretimi; birlikte direnmenin gereği olan kendi yerel yaşam kültürünü de oluşturmuştur.

İlk toplu yerleşmelerle şekil alan barınma güdüsü ise kültürel bir yansıtma olarak kentleşmenin de ilk belirtilerini vermiştir.

Bu yerleşmelerden günümüze kalan izlerinden durumlarını okuyarak o zamanlardaki “Vaziyet Planını” canlandırmak olanaklıdır.

Birlikte üretim tipolojisinin fazla çeşitlilik içermediği bu tarihsel süreç; çağ olarak da on binlerce yıllık uzun bir döneme denk düşmektedir.

Binlerce yıl doğal ortamda bulunan mağara, ağaç kovuğu, ağaç dalı, çamur, taş ve sonrasındaki kerpiç gibi yapı malzemelerinin kullanımıyla gelişmeye başlayan yapı üretim kültürü ve daha sonraki süreçte deneyim ve bilgi birikimiyle gelişen antik dönem statik bilgisiyle taş işçiliği; yerleşimlerin durumlarını etkileyerek vaziyet planlarının da zenginleşmelerine yol açmıştır.

Örneğin “Truva Kenti”, korugan duvarların içinde ve dışında sürekli ve birbirine bağlı işlevsel iç içe mekân dizilerinden oluşmuştur. “Yol olarak kullanılan bütün mekânlar aslında/aynı zamanda başka işlevsel özelliklere de sahiptir. Ve aslında yol yoktur!…”

Yine örneğin “Hitit Uygarlığı” dönemi kerpiç yapı yerleşimlerinde de görüldüğü gibi “kent içinde yol olmadığı için” vaziyet planı da aslında “tek ya da iç-içe mekân” özelliğine sahiptir.

Kent içi yol, ancak belirgin bir biçimde “Antikçağ Kentin”den “Ortaçağ Kenti” yapılaşmasına geçişin ilk/s/el dönemlerinde ortaya çıkar. Farklı ürün çeşitliliğinin gerekliliği olarak, farklı üretim teknikleriyle zenginleşerek ortaya çıkan atölye üretimleri sırasında farklı mekân çeşitliliği oluşur… Bu mekânların birbirleri ve pazar alanı arasında oluşan ve kenarları konut/barınaklar, ahırlar ve dükkânlar gibi çeşitli yapılar arasından geçiş için açık bırakılması gerekli ve şart hale gelmiş ve kent içi yol sosyal yaşamın olmazsa olmazı haline gelmiştir.

Vaziyet planında kent, merkezden kenarlara doğru yağ lekesi gibi yayılmaktadır. Kent-içi yol, aslında insanın kendisine yani emeğine ve diğer insanlara karşı yabancılaşmasının da başlangıcı ve kesin belirleyicisi olarak vaziyet planına yansımasıdır.

Büyük ölçekli pazar ürünlerinin üretildiği atölye irisi fabrikalar, mevcut Ortaçağ kenti yapılaşmasını zorladığı için fabrikalar ve yollar artık Ortaçağ kentini geride bırakarak; ihtiyacı olan kaynaklara yakın geniş araziler üzerinde ve yolların ağ gibi örüldüğü yerleşimlere yol açmıştır. Kentin vaziyet planı, üretim, ticaret, barınma vb. zonlardan ve yollardan oluşan ağ dokusuyla uygun görünen yönlere doğru büyümektedir…

Artık sistem Ortaçağ sonrasına yani bugüne doğru sarkmış ve “tüm yaşam döngüsünün merkezini pazar ve çeperinin ilişkisi oluşturmuştur… Kent merkezinde en büyük pazar olmak üzere çeperlere doğru gittikçe küçük pazar alanları ve çeperleri yol-yol sıralanmaktadır…”

Bugün gelinen noktada son vaziyet planı çeşidi ile birlikte, eskiden tarım toplumlarında, tarım alanı düzlükleri dışında sel, heyelan deprem vd etkilere karşı daha korunaklı ve sağlam zeminlerde yer alan yerleşimler;

artık yapı üretim tekniğinin gelişmesi ve nüfus artışı nedeniyle tarım alanları da üretim, pazar, yerleşim vd yapılaşma çeşidi ile arsızca işgale uğramaya başlar…

Kentte üretim ve tüketim hızıyla paralel olarak gelişen yabancılaşma, kendisini yol olarak belirginleştirir. Yol, birleştirirken parçalayan; parçalarken de birleştiren özelliğiyle kentleşmenin karakteristik bir özelliği halini alır…

Yeni hızlı/yollu kentlerin “Vaziyet Planı” anlayışı da tamamen başkalaşmış; yer yer “Kolon Barsağı” gibi ana yol kenarlarında tekdüzeleşerek arsızlaşmıştır!… Sanki insanlığın “Vaziyet Planı” da aynı kaderi yaşıyor ve kesintisiz krizlerle batıyor gibidir…

Platon, “Devlet” kitabındaki mağara aforizmasında yabancılaşmanın sanki ilk izlerini anlatır; “… bütün insanlık bir mağara içindedir ve ortada yanan bir ateşin çevresinde toplanmıştır. İnsanlar birbirleriyle mağaranın duvarlarındaki gölgeleri aracılığıyla konuşmaktadırlar… ” der… Platon’un mağarasındaki “insanlar gerçekti ancak birbirlerini hayal olarak görüyorlardı…”

1960’larda telefon/radyo/televizyon çağının ortalarında “Jean Baudrillard” artık “insanların hayal, iletişimlerinin gerçek” olduğunu “Simülacr” kavramıyla anlattı durdu…

Bugün ise insanlığın iletişim/etkileşim durumu için “Post Truth” kavramı “Gerçek Yalan” tanımı kullanılıyor… Sanki, “yalanların gerçekliği adına insanların da yalandan bir gerçeklik olduğunu vurgularcasına…”  bizim “Gerçek Yalan Çağımız”, yani gittikçe daha da arsızlaşan “Vaziyet Planımız” olmaya başladı bile?!…

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır…” sözünde olduğu gibi insanlar da birbirlerinin gerçeklerine muhtaç duruma düştüler.

Neredeysen çık ortaya artık “Etik”; tut elinden getir artık “Hukuku!…”

“Hukukun tek kaynağı, insani doğal ve açık olan her türlü ilişkilerdir…” ve bunu ortaya çıkaracak olan da herbir alandaki “Etikler” konusunda taviz vermeden gerçek-gerçeğe konuşmaktır; yalansız dolansız!…

Mimarlara Mektup Bülteni

Mayıs 2019

Sayı: 243

Metin Karadağ 8 Mayıs 2019 Çarşamba