Üniversiter Eğitimin “Hiç Var Olmamış” Direnci ve “Kırılma Noktaları…”

Metin Karadağ 11 Eylül 2020 Cuma

Genel olarak kırılmaların en yakın tarihli geçmişinin başlangıcı olarak; o dönem hükümetinin bilinçli ve ısrarlı basiretsizliklerinin yol açtığı 24 Ocak 1980 Kararları’nın; başta ekonomik olmak üzere; her türlü krize çare olacağı iddiasıyla uygulanmaya başlamasıyla; ülke daha da büyük felaketlerin kucağına bırakılmıştır…

Kesintisiz o felaketlerin bedelini hep birlikte 40 yıldır ödemeye devam ediyoruz!

Ve refahın ucu da topluma ısrarla görünmemektedir!…

12 Eylül 1980 Kanlı Darbesi’yle devletin güvencesindeki toplumun demokratik, sosyal ve ekonomik haklardan oluşan tüm kazanımları; dünyayı saran “Kör, tuttuğunu öper!…” rekabetçi serbest piyasa (Neoliberal) anlayışına dayalı “Özelleştirme Politikaları”nın saldırısı altında; Cumhuriyet’in “1933 İzmir İktisat Kongresi”nde benimsenerek yol verdiği, “Karma Ekonomi Politikaları”na son verilmiştir!…

Sosyal devletin topluma sunduğu hizmetler; devletin güvencesinde ve tüm toplumun alınteri vergileriyle kurulmuş olan ve asla “Kâr amacı gütmemesi ilkesiyle…” işletilen kısaca “Kamu İktisadi Teşekkülü-KİT” diye anılan yapıların “Amortisman” payları da dahil tüm gelirlerine el konularak; ekonomik çevrimini sağlamak için özel banka ve bankerlerden yüksek faiz ile işletme sermayesi borçlanmasına zorlanmıştır…

O güne dek topluma kâr amaçsız olarak hizmette; kimi kâr ederken, kimi KİT’ler de sadece amortisman desteği ile tüm topluma kamusal hizmet sunan yapılar olarak ülke ekonomisindeki dengeyi korumaktaydılar… Bu denge, sosyal devlet güvencesi olarak topluma doğrudan yansıtılmaktaydı…

O zamanlar ilk olarak ortaya atılan ancak pek fazla işletilmeyen “Özelleştirme Süreci” günümüzde Kamu İhale Kanunu(KİK)’nun 186 kez; KİK-İhale Yönetmeliği’nin ise 300 kez değiştirilmesiyle şuursuz bir sürece dönüştürülmüştür…

Özelleştirme ile hızla elden çıkarılan KİT’lerden kimisi sadece arsa-arazi rantı olarak keyfi ihale süreçlerinde harcanmış ve kamu zararına yol açacak biçimde tüketilmiş; kamu zararına talan edilmiştir…

Geriye kalan doğal, tarihi ve kültürel koruma alanında yer alan yapılar ve araziler ve özellikle kıyılar! hızla Özelleştirme furyası ile yine kamu zararına yol açacak biçimde yağmalanmaya devam etmektedir.

Tüm canlılardaki “Sinir Sistemleri” uyarıcı etkisi ile canlıların tehlikeli durumlardan kendisini sakınarak korunmasının “Güvence Sistemidir…”

Eğer tüm toplumların bir arada sağlıklı bir biçimde yaşamlarını sürdürebilmeleri ve olası mutsuzluklara karşı koruyan özü  “Güvence Sistemi” ise;  bağımsız, özgür ve eşit hak ve hukuka sahip; nitelikli bir demokrasinin özünü de “Eleştiri ve Özeleştiri” mekanizmasının kesintisiz varlığı oluşturur…

Bu noktada asıl konumuza dönerek, “Eleştiri ve Özeleştiri” aslında “üniversiter sistemin ve aynı zamanda toplumun özü olduğunu vurgulayan” Prof.Stuart Hall’un “Üniversite Eleştirinin Kurumsallaşmış Halidir!… Eleştiri Yoksa, Üniversite Hiçbir Şeydir!…” sözünü hiç akıldan çıkarmamak gerekir.

Oysaki  12 Eylül 1980 Kanlı Darbesi yalnızca, yukarında sadece birkaç örneği sayılan ve sonunda gelip devletin özelleştirilmesi noktasına dayanarak tüm toplumun yani kamunun zararına işletilen ortam yaratmamış daha derinlemesine etki etmiştir.

Örneğin kısaca YÖK diye bilinen “Yükseköğretim Kurumu”nun üniversiter sistemin başına bela olarak çökertilmesiyle yol açtığı tahribatlarla ilk adımda “Eleştiri ve Özeleştiri” içeriğini oluşturan tüm bağımsız bilimsel alanlarını “Ortaöğretim” düzeyine düşürecek kadar içerikten yoksun hale getirmiştir…

Şimdi sıradaki bu örnek için sağlam durun!…

YÖK’ün bazı uzmanlarının ağzından: “Mimarlık bölümlerinde neden aynı ders 4-5 kez tekrar ediliyor? Ne farkı var mimarlığın diğer disiplinlerden?… Bir ya da olmadı iki kez tekrar olur; 4-5 kez tekrar etmek ne demek?…”

Hiç bir ilgisi ve uzmanlığı olmadığı halde “Mimarlık Eğitimi” üzerine konuşma hakkını kendinde gören YÖK uzmanı; mimarlık eğitiminin özü olan tasarım ve uygulama projeleri sürecini oluşturan: Proje-1; Proje-2; Proje-3; Proje-4; Proje-5’i aynı dersin tekrarı olduğunu sanacak kadar uzmanlığını konuşturabilmektedir!… Bu affedilebilir bir şey değildir!…

Mevcut üniversitelerin yetersizlikleri saymakla bitecek gibi değildir; hatta olağanüstü vahim düşkünlükte ortalama ile ne ulusal ne de uluslararası validasyon ve akreditasyon(*) konusunda göğsümüzü kabartacak bir “ortalama” durum bile sözkonusu değildir!…

Lafa gelince dünyanın en gelişmiş ilk 20 ülkesinden biri yani “G20” üyesiyiz; peki ya üniversitelerimiz; hangi 20’de?..

Dünya üniversitelerinin ilk 500’ünün arasında en azından 20’de biri (1/20) yani 25 üniversite ile temsil edilmemiz gerekmez miydi?

Üniversitelerin başlarına çay paketi gibi atılan rektörlerin skandalları “Nepotik Kakistokrasi”nin daniskasına örnekler sunmaya devam etmektedirler… Yani “Balık, baştan kokmuştur!…”

Peki kurtuluş reçetesi?…

Reçete yok!…

Başta eğitim sürecinin öznesi öğrenciler olmak üzere, bu vahim sorunu yaşayanlar; aynı disiplinin(örn: Mimarlık) farklı okul ve farklı yıl/sınıflarından gruplar halinde(**) bir araya gelerek kesintisiz çözüm kümeleri halinde kendi kurtuluş reçetelerini kendileri yazacaklar…         

Bertold Brecht’in yazdığı bir tiyatro oyunundaki bu güçlü sözü ile bitirelim:

“Kurtulmak yok tek başına; ya hep beraber ya da hiçbirimiz!…”

(*) http://www.miak.org/

(**) www.mimarist.org/msr.htm

Mimarlara Mektup Bülteni, Eylül 2020, Sayı: 259

Metin Karadağ 11 Eylül 2020 Cuma