Mimarlıǧımız Nereye?

Dam Notları / Hasan Çakır 22 Ocak 2021 Cuma

Modern, geç modern, postmodern derken mimarlar sormaya başladılar Batı’da: “Mimarlıǧımız nereye?”

Bu tür sorularla kafaları karıştırmanın belki bizde zamanı deǧil ama sormayıp da Batı’dan geri mi kalacağız? Kalmayalım ama bu konuda kafa patlatmadan önce mimarlıǧımızın modern gidişinde nerelere vardıǧına bir bakalım.

Görmek için öyle gözümüzü dört açmaya, seyyah olup diyar diyar dolaşmaya gerek yok. Yakın çevremizdeki modern mimari gelişmelere, hatta yalnızca ev kültürümüzün ve cami kültürümüzün modernine şöyle bir göz gezdirmek yeter de artar bile.

İşte fotografisi:

Bu modern mimari gelişme hangi kentimizde acaba?

Siz deyin İstanbul, ben diyeyim İzmir, Ankara… Antalya diyelim. Yani fotoǧraftaki şu konut sitesi – divan, oda, sofa, avlu, sokak, mahalle, kent bütünlüǧü‘ne örnek bir mimari estetiǧi hala gözlere batıran – Kaleiçi’nin yanıbaşında; şu modern cami, antika Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı mimari kültürlerinin temelleri üzerine konduruluvermiş.

Diyelim ki burası Edirne… Öyleyse, şu site o Edirne Evlerimizin yerlerine konmamışsa karşılarına dikilivermiş, modern cami de Selimiye’nin kapı komşusu…

Lafı uzatmayalım. Mimarlıǧımızın akıllara durgunluk veren modern gidişinin dışavurumlarını saymakla bitiremeyiz. Kısacası, ‘mimarlıǧımız modern modern giderken kültür dışına düşüvermiş. Neden?’

Birincisi, soysop önyargılarının ve doǧu-batı baǧnazlıklarının zorlamasıyla toplumca kültür dışına itiliyoruz. İkincisi, üzerinde yaşadıǧımız toprakların mimari kültürünü çaylak turistler kadar olsun tanımıyoruz, benimsemiyoruz ve bu yüzden:

-Modernimiz temelsiz yapının üst katları gibi havada kalıyor, bir orijinal mimari, modern estetik yaratamıyoruz; batı modernini kuru kuruya taklitten kurtulamıyoruz; Kaleiçi’lerin yanında yöresinde o biçim uyduruk modernlikler yer alabiliyor;. Isidoros’ların, Sinan’ların mimari kültür temelleri üzerine konduruluveren modern, taklit gülünçlüklere toplum aldırmıyor; burnumuzun dibinde Çatalhöyük’lerin ev kültüründen habersiz, çadırdan Türk Evi’ne atlama cambazlıklarına düşüyoruz. Memleketlimiz, Miletli Hippodamus’u aydan gelenlerden öǧreniyoruz; biraz kubbe ruhu, biraz kemer tozu, biraz minare gölgesi ile hoppadak ‘postmodernleşiverebiliyoruz’ ve o lafı pek hoşafımıza giden Uygarlıklar Beşiǧi’mizde hala daha tıngır mıngır vaziyetlerdeyiz.

Kuşkusuz, kültür ne Doǧu’ya ne de Batı’ya aittir ve ne de bir soyun bir boyun ana-babasının malıdır. Kültür insanlıǧın imecesiyle yaratılı ve insanlıǧın anamalıdır. Kültür, onu tanıyan, bilen, anlayanlara aittir. Bu aitliǧe, anlayana sivrisinek saz misali bir kaç mimari örnek verelim:

İşte Muǧla’nın bir sokaǧındaki avlulu evler ve Mies van der Rohe’nin avlulu evleri; işte Bolu’daki, Filibe’deki, Cihangir‘deki orta sofalı evler ve Berlin‘de, Schinkel (Şinkel) Meydanı‘nda Mimar Rob Krier’in orta sofalı apartmanları…

Mimarlıǧımız Nereye?

Artık baǧnazlıkların, soy sop ön- ve ‘bönyargılarının’ sürüklediǧi mimarlık tartışmalarıyla bir yerlere varamayacaǧımız ortada. Bugün bize her şeyden önce, o türlü ön yargılardan ve baǧnazlıklardan baǧımsız bir kültür anlayışı, insanlıǧın kültür birikimini ‘özbeöz’ sayan bir kültür bilinci gerekiyor. Yoksa mimarlıǧımızın, piyasa koşulları ve kültür anlayışsızlıklarının tutsaklıǧında, yeni düşünce ve görüşler geliştirmesi zor iş.

“Dünya benim rızkımdır, halkı benim halkımdır” demiş Yunus Emre.

1995 Notları’ndan…

Dam Notları / Hasan Çakır 22 Ocak 2021 Cuma