“Habitat-2: Henüz, bir kez daha ‘artık çok geç’ değilken…”

Metin Karadağ 8 Ekim 2020 Perşembe

Kıssadan Hisse:

Dünün Başbakanlığa bağlı “Toplu Konut İdaresi”(TOKİ), 20. yüzyılın en büyük son konferansı sayılan Habitat-2’ye Evsahipliği yapar nitelikteyken; bugün, ülkenin rantı en bol yerlerini, “Plansız-Programsız Özelleştirme Zihniyetiyle” hazırlanmış “ReziLdanslardan” oluşan “Hödüklandlarla” dolduran bir tür “Düz Müteahhitlik” yapmaktadır…

Eğer, bugün yeniden vurgulamak gerekirse: 25 yıl önce, aşağıda okuyacağınız yazıdaki (*)Enstitü ile kastedilen; doğrudan doğruya “Habitat-2 Sivil Forum ‘96 İstanbul Süreci”nin yaratacağı sinerjiden yararlanarak oluşturulacak bir “Sivil Toplum Enstitüsü”dür…

İşbu yazı; 1996 Haziran’ında İstanbul’da yapılan “Habitat-2 Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı”ndan bir yıl önce; “Habitat-2’ye Hazırlıklar Süreci”nde “Söz Dergisi’nin 10 Haziran 1995 Tarihli, 17. Sayısı”nda yayınlanmıştır. Ayrıca bu konuyla doğrudan bağlantılı yazılardan bir diğeri ise bu kez Mimarlık Dergisi’nin (http://www.mo.org.tr/mimarlikdergisi/index.cfm?sayfa=mimarlik&dergiSayi=360&sub=ara&Action=search) Mayıs-Haziran 1996 Tarihli, 269. Sayısı’nda ‘Bir Habitat Öyküsü: Amasya “Ahmak Bağları” Semti…’ başlığı ile yer almıştır.


Bugün hala, HABİTAT-2 (Birleşmiş Milletler, İnsan Yerleşimleri Konferansı, İkinci Toplantısı) sürecinin sağlıklı olarak algılanması, çok gerekli olmasına karşın(ne yazık ki) asla yeterli değildir… Bu yetersizliklerden biri, örneğin bir dil ve kavram birliği kurulamamasıdır. Aynı nedene bağlı olarak, çözüm diye önerilen şeylerin, tarafları arasında bile çok kısa sürede anlaşılmaz ve kavranılmaz şeylere dönüşmektedir. Örnek; bu yazının şu “giriş”inde olduğu gibi…

Genelde bilinen ve “bilinmeyen” yanlarıyla birlikte katılımcı olan kesimler, hangi alanı temsil ediyor olurlarsa olsunlar; o yerleşimin (yeryüzü parçası) öznesi olmaları nedeniyle HABITAT-2 sürecinin öznesidirler. Tekrar bile olsa “Tüm insanlar ve doğa ve tarih…” yeryüzü özne”leridirler…

Katılımcıların birbirleriyle ve bir başkalarıyla aralarındaki hukukun, böylesi bir noktadan başlatılması ile oluşabilecek(!) ortak hafıza; aynı zamanda dil ve kavram birliğinin, yani eşitliğin de temeli olabilecektir.(Belki..)

Bu zorunlu ve ısrarlı hatırlatmanın amacı üretilebilinen tüm düşünce ve eylemlerin, bu sürecin asli düşüncesi ve asli eylemi olduğunu bir kez daha vurgulamaktır; “her eşit özgür değildir, ancak her özgür kendi eşitliğini yaratabilir…” Özgürlüğün, kendi özgürlüğünü kendisi yaratıp üretirken, “eşitlikler yanılgısı” tarihine de son verebilmesi asla ütopya değildir… (Eğer paylaşılabilinirse… Ama önce anlaşılmak kaydıyla…)

Toplum bireyi ya da burada konuya uygun deyişiyle, “Yeryüzü Bireyi Manifestosu” ancak; “sunulmuş” özgürlük, “sunulmuş” eşitlik, “sunulmuş” haklardan değil; bireyler tarafından sonuna kadar kullanılmış ve kullanılmakta ve kullanılacak olan hakların yarattığı özgürlük alanındaki eşitliklerden oluşabilir… “Yeryüzü Bireyi Manifestosu” temeli üzerinde yükselecek “Kent ve Kentli Hakları Manifestosu” da ancak kendi gerçekliğini bulabilir. Konunun bu ilkesellikten hareketle ele alınması; zaman, emek ve ürün kaybının en aza indirilmesi anlamına gelecektir… Buradaki “Kent” kavramıyla “her türlü insan yerleşiminin kastedildiği unutulmamalıdır…”

“İnsan özgürlüğe; yalnızlık şartlarında değil, prensiplerini bilinçli olarak kabul ettiği toplum/kent yaşamı içerisinde ulaşabilir.”-Baruch Spinoza-

Yeryüzü Bireyi Manifestosu:

*-Ben, kendi iradem dışında katılmış bulunduğum bu yaşamın tüm alanlarında, yazılı (Başta İnsan Hakları Beyannamesi olmak üzere…) ya da yazısız, üyesi bulunduğum insanlığın ortak mirası olarak, bugüne kadar oluşmuş bütün hukuksal haklarımı kavramaya, kullanmaya, reddetmeye kendi irademle kendimi yetkili olarak ilan ediyorum… 

*-Bu yetkimi kullanırken; başta doğrudan kendi haklarım olmak üzere, dolaylı olarak da kendi haklarımın benzeri hakları taşıyan yeryüzünün tüm bireylerinin haklarını çiğnemeyeceğime ve çiğnetmeyeceğime ve bu konuda nefsi müdafa ahlakıyla davranarak, bütünüyle kendi haklarım olarak saydığım, tüm bu hakları korumaya, kollamaya ve geliştirmeye, kendi irademle kendimi yetkili olarak ilan ediyorum…

*-Bu yetkimi kullanırken; yeryüzünde şu an sürebilen yaşamın bir bütün olduğunu ve bu bütünde hak payım olduğunu ve yine bu bütünün haklarının bir paydası olduğumu, bu bütünün ya da bir kısmının yok oluşu durumunda, kendimin de her an yok olabileceği bilinciyle; her türlü yok edişe karşı gücüm oranında mutlaka bir görev almaya ve yapmaya kendi irademle kendi kendimi yetkili olarak ilan ediyorum.

*-Bu yetkimi kullanırken; …

-Eee peki bu ne halta yarayacak?

-İşte tam da bu soruyu sordurmaya…

Böylesi bir belgeye gözleri kapalı imza atabileceklerin gözlerini açtıklarında önlerine çıkacak görüntülerden küçük bir kesit; …

Hükümet dışı(Zaten iktidarı temsil eden hükümetler bu konuda yetersiz kaldıkları için bu konu sürekli olarak gündemdedir.) “Sivil Örgütler ve Katılımcı Bireyler Enstitüsü”(STE);

Oluşturulacak Enstitü (veya başka bir araç…) üretilecek olan düşünce ve projelerin birbirleriyle olan ilişkisizliklerini gidererek; aynı dil ve kavram birliği ile ortaya çıkacak ortak çalışmaları; Ülke Genel Nazım Planı’nın altyapısı olarak tamamlamak (Tespit ve Envanter) ve bu gerçek verilerden hareketle üst yapısal (planlama kararları) süreçlerinin tümüne, seçenekleri sunmakla kendisini yükümlendirmelidir. Bu yöntem bilginin dengeli dağıtılabilmesinin temelidir…

Böylesi bir zorlu süreç, elde başka bir ölçü olmadığına göre, tüm katılımcıların kendilerini anlaşılır kılmak için harcayacakları çabaya ve aynı çabanın başkaları tarafından da harcanacağı inancına dayanmaktadır…

Basit bir örnek: Şu an ülkede çevre(!) konusuyla ilgili olarak çalışan örgüt sayısı üçbin (3.000) civarındadır… Yalnızca bu örgütlerin “yönetim kurulu üyelerinin sayısı ise yirmibinleri(20.000) bulmaktadır… Ağ İlişki (Network) yöntemiyle ilişkilendirilmiş bilgi ve iş birimlerinin bölgelere dengeli bir dağıtımıyla yapılacak basite indirilmiş bir Tespit ve Envanter çalışması; doğal değerlerimizin sınırlarını, yani yorganımızın boyutlarından emin olmamızı sağlayacaktır… Bu ise, planlamanın birinci ilkesini yerine getirmek(yani planlama kararlarının yüzde 51 ağırlığını oluşturmak ve planlama işinin keyfiyet olmadığını göstermek…) anlamına gelmektedir…

Bu çalışmaları benzer yöntemlerle başka alanlara da yaygınlaştırmanın başlangıcı, sadece iyi niyete dayanmaktadır. Kendimizi küçümsemeden yola çıkabilmemiz, titremeyen “ilk adımla” başlar. Planlamanın ana ilkesi dediğimiz “Planlayacağın şeyi önce tanı ve kavra, sonra planla” sözünün aslı özdeyişlerimiz arasında yer alıyorken, sürece seyirci kalabilmek; belki bir yetenek(!) sayılabilir, ancak gerçek ihtiyaçlarımıza bir yanıt olmaz… “Ayağını yorganına göre uzat” sözündeki özde bu anlam vardır…

Gerek doğrudan mesleki alanda, gerekse dolaylı ilgi alanında birbirleriyle ilişkide bulunamadıkları için atıl durumdaki bilgi ve emek gücünün bu tür ortak atölye çalışmalarında biraraya gelip enerji fırtınası yaratabilmeleri ütopya değil, sadece ertelenemez ve yapmak zorunda olduğumuz gerçekliktir…

Habitat-2 süreci bir seferberlik anlayışı ile ele alınması gerekir. Hiçbir an unutulmamalıdır ki; çerçevesi Birleşmiş Milletler Habitat Dönem Sekreterliği tarafından önerilerek belirlenmiş genel etkinlikler takvimine sığınılarak üretilecek çalışmalar, yine ne yazık ki, ancak bu süreci baştan savmak ya da hoş ve boş hatıralar oluşturmak niyetinden öteye geçemeyecektir… İşte hep bu yüzden dayatılan süreçlere en iyi ilaç “dayatılan” başka bir süreçtir…

Şu andan öncesi ve sonrasıyla birlikte ülkede Habitat-2 süreci, “Yeryüzü Nazım Planı”nın bir parçası olarak düşünülmesi gerekenÜlke Nazım Planı”nı; her anlamda ve her alanda sıcaklığı artan “Yeryüzü Gündemi”nde şuursuzca çırpınmalardan öteye gidemeyen “eylemlere” karşı, tüm toplumların çıkarına olumlu eylemler sistemine çevirerek değerlendirilmesi gereken bir sürecin Anahtar Eylemi olarak kavranılması yetersiz, ancak zorunlu ve gereklidir…

Bürokrasi ve Militarizm, bilginin ve bilgi akışının kısıldığı ve “yumru” yaptığı yerde “yeşerir” ve “var-kalır…” Tarihin bütün kesitlerinde mutlaka bir “araca” yüklenmiş olarak bilgi; “bilgisizlerin” elinde bile olsa bir silah, bir oyuncak, bir iktidar, bir kitap olarak da “yumru”laşmış haliyle bürokrasi ve militarizmi yeşertmiş ve var kılmıştır…

Bu noktadan sonra artık sözünü sıkça ettiğimiz (*)Enstitü’nün canı sıkılmaması için değişik akslarda şöyle bağımsız komisyonlar uydurup işgüzarlık konusunda doyuma ulaşabiliriz…

Öncelikle her katılımcı bir mesleğe ya da ilgi alanına göre kendi grubunu seçer…

-O alanda; Bölge, birim vd.- (Yerel-ulusal-uluslararası kıyaslar gözönüne alınır.)

a-Sorun çeşitleri ve tiplerine,      

b-Sorunların dağılımı,

c-Standartların tespiti,

d-Çözüm çeşitleri,

e-Çözüm önerileri,

-Gerçekleşen(!) yerleşim politikalarıyla ilgili olarak-

a-Alınan kararların tarihsel dizini -Hafıza-,

b-Planlama kararlarındaki değişmeler ve “kırılmalar”,

c-Nüfus akış yönü, tarihsel hızları, yoğunluğu ve istihdam politikaları,

d-Bu konudaki yasaların işlerliği ve aksamasına yol açan kararlar,

e-Plansız ve planlı süreçlerin sonuçları, kıyasları (Yerel-ulusal-uluslararası.),

f-Çözüm önerileri ve çözüm kümeleri (Yerel-ulusal-uluslararası.),

-Fiziksel, kültürel, tarihsel tespit ve envanter planlarının eşgüdümüyle ilgili olarak-

a-Bölge biriminin tanımlanması,

b-Diğer bütün komisyonların çalışma sonuçlarının izlenmesi,

c-Bütün “şeffaf pafta” çalışmalarının ilişkisinin kurulması için “Lejant” standartlarının tespiti ve yayını/bülteni,

d-İlişki merkezlerinin belirlenmesi,

e-Yerel-ulusal-uluslararası bilgi ve belge akışlının/dağılımının sağlanması,

-Tüm komisyonların katılımı yani “Çok Merkezli Eşgüdüm” yöntemiyle üretilen çalışmaların “Ülke Nazım Planı İlke Kararları”(Keyfiyetler ötesi.)nın bütünleştirilmesiyle ilgili olarak-

a-İlke kararlarının yalınlaştırılması,

b-Kritik değerlerin belirlenmesi (bu plan özelinde.),

c-Uluslararası referans ilkelerinin belirlenmesi,

d-Yerel ve ulusal standartların belirlenmesi ve; –Uyumlu Doku Kültürü

-Eee, peki bu ne halta yarayacak?..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Metin Karadağ 8 Ekim 2020 Perşembe