“Mükemmel; Mükemmele Ulaşma Çabasının Kendisidir…”

Metin Karadağ 6 Kasım 2019 Çarşamba

Bu bir iddia değil; olsa olsa kendince bir teselli cümlesidir… Bu “İnsan, çöp attığı yere layık değildir!…” gibi bir söz de sayılabilir… Hadi o da olmadı “Mükemmel için yazılmış mükemmel bir güzelleme…” de diyebiliriz… Her neyse fazla abartmaya gerek yok; çünkü bir noktadan sonra abartarak takıntı haline getirildiğinde “Mükemmelliyetçilik” bu kez “Keskin sirke küpüne zarar verir…” özlü sözünde olduğu gibi kendi kendini çürüten bir hal de alabilir… Çünkü ölçülü, orantılı, dengeli, tutarlı ya da en azından insani açıdan huzursuz etmeyen şeyler ile karşılaşmayı tercih ederler; genelde insanlar…

Hatta sadece huzursuz etmeyip de birazcık da çevresine mutluluk verebiliyorsa ne alâ!… Mutluluk bir iken birdenbire birçok mutluluğa da yol açabilir…  Bu da doğal olarak en içten, samimiyetle beklenen insanca durumdur aslında…

Mutluluğun, kişiselden toplumsala doğru sıçrayıp artarak uzanabilen bu özelliğini sürekli kılmak ihtiyacı; öteden beri toplumların bir arada yaşamanın kurallarını yazma amacını da doğurmuştur… Ama bu arada tam tersi ya da yan etkili olarak olumsuz sonuçlara yol açan örnekler de saymakla bitmeyebilir… Bunun için iyilik etmek isterken neden olunan toplumsal boyutta kötülük kazalarını da göz önüne getirebiliriz… Ya da bunun için “Cehenneme giden yolun taşları, iyi niyetle döşenmiştir…(-K.M.)” sözünü yeniden hatırlayabiliriz…

Öteden beridir, toplumsal mutluluğun sağlanması yönündeki ortak payda alanına sunulan ilkesel önermelerden “Daha Yaşanabilir Bir Çevre İçin, Daha Saygın Bir Mimarlık…” sözü de mutluluğun kişiselden toplumsala doğru çoğalarak yayılması için insanları bugün ile birlikte geleceği de düşünerek üretmeye çağırmaktadır…

Bu arada hatırlarsanız, “Oxford Sözlüğü” günümüzün kakafonik ve kakistokratik kargaşa ortamında suni olarak üremiş(hastahane virüsü gibi..) kavramlarından birini 2016 yılının “küresel kavramı” olarak seçti!… O kavram da “Post-Truth” yani “Gerçek Ötesi”; ya da “Gerçeğin Yalanı”; veya “Yalanın Gerçeği”dir… diye algılayabiliriz… Şimdi aklınıza bu iki kavramın bir arada yankılandığı herhangi bir durumu gözünüzün önüne getirebilirsiniz…

“İletişim Çağı” denilen bir dönemdeyiz ve aynı zamanda “Bilişim Çağı”nın ürünü olan bu dönemin en büyük kazası gerçekleşiyor ve “iletilen bilginin yolda en güncel/çağdaş bir hastalığa dönüşmüşü” yani “Yalan Gerçeği” olarak karşımıza çıkıyor… Sizce de bu garip değil mi?… “İletişim Çağında iletişimsizlik batağına gömülmek!…”

Hangisi gerçek, hangisi yalan olduğu bilinmeyen göstergeler sağanağı; toplumu deliliğin eşiğine kadar da getirebiliyor…  Öyle ya; eğer “Delilik; her türlü insani ilişkiden yoksunluk hali…” ise; toplum olarak tam da o eşiğin önünde duruyoruz demektir…

“Post-Truth” kavramı ile neredeyse eş zamanlı olarak canlanıp yaygınlaştığı fark edilen “Kruger-Dunning Sendromu” da aynı etki alanında toplumsal yaygınlık gösterir oldu… “Cehaletin Özgüveni” olarak ifade edilen durum bizim halk arasında öteden beri “Cahil Cesareti” diye bildiğimiz sözün ifade ettiği durumun; psikiyatr ve psikologlar tarafından “analitik test ile tespiti yapılmış” bir örneğidir… “Cehaletin Özgüveni”yle şişirilmiş “bireyler toplamı”nın; ürettiği “Gerçek Yalanlar” ile kendince yarattığı dünyanın içine kapandığında oluşan “Sosyal Şizofreni”; toplumsal boyutta yine toplumun kendisine yönelik zararlara yol açabiliyor!…

Bu durumun “Kurumsal Şizofreni” örneği olarak 2002 yılında Sağlık Bakanlığı’nın, başarılı olarak yürütülmekte olan “Aile İçi Cinsel Şiddet ve Ensesti İzleme ve Raporlama Çalışması”nı ortadan kaldırmasıyla; bugün artan tecavüz olaylarında çocuklara yaşatılan dramın nedeni olarak sayabiliriz… Bu alandaki “İzleme ve Raporlama” baskısı ile azalan suçlar; 2002 yılında “İzleme ve Raporlama” çalışmasının ortadan kaldırılmasıyla tecavüz kartopunun bugün çığa dönüştüğünü de görmekteyiz. Tutarsızlık bir zihniyet olarak alıp başını gitmişse ve bir kez bile olsa göz yumulan tecavüz orta yerde elini kolunu sallayarak dolaşmaya başlamışsa; “hukuksal şuursuzluk” da almış başını gitmiş demektir!…

Aynı hukuksal şuursuzluğun topluma, doğaya, tarihi dokuya, çevreye, kültüre karşı “Kentsel Dönüşüm” adı altında “kasıtlı ve düzenli biçimde” sürdürülen saldırının ya da artık kamusal yarar niteliğini yitirmiş bir “İmar Tefeciliği” anlayışının; acımasız kâr hırsıyla “hastahane virüsü” gibi hızla yayılarak “toplumsal deliliğe dönüştüğünü” de görebiliriz…

Tüm sistemin kamuyasal “Katma Değer” üretiminden yoksun ve sadece “kâr transfer mekanizması” olarak “işbitirici” bir hal alması; “Daha Yaşanabilir Bir Çevre İçin, Daha Saygın Bir Mimarlık…” özlü sözünün tam tersine olarak; içimizi sızlatan dramatik bir durumda olduğumuzu hatırlamamıza yol açmaktadır…

İşin daha acı gerçeği ise “kamuyasal katma değer üretecek hiçbir alan bırakılmadığı için” çaresiz olarak ve yalnızca inşaat sektörü üzerinden “temel amaç olarak” kaynak toplayıp-devşirmeye çalışılıyor olmasıdır!…

AB ülkelerindeki toplam, kayıtlı müteahhitlerin on katı, yani “30 bin” müteahhidin olduğu bir yerde; genel müteahhid mantığına göre(doğal olarak!) inşaat sektöründe (diğer katma değer üretilen alanlara göre!) ARGE yatırımına gerek yoktur!

Bu da doğal olarak; toprağın ve emeğin zahmetsiz biçimde ama acımasızca yoğunlaştırılmış bir sömürüsünün yapıldığını ortaya koymaktadır!…

Şimdi, siyahi Amerikalı trompet ve ses sanatçısı “Louis Armstrong”un “What a wonderful world?…” (“Ne harika bir dünya?…”)  şarkısını içimizden mırıldanarak düşünmeye devam edelim… Evet, “Ne kadar da mükemmel bir dünyada yaşıyoruz?!…”

Yaşıyor muyuz?…

“Orada kimse var mı?!…”

Var mı?!…

Metin Karadağ 6 Kasım 2019 Çarşamba