- “Mimarlıkta Kuram Sempozyumu’na Doğru Giderken; “Mimarlar Odası Öğrenci Üye Grupları Arası, Ön Kolokyumlu Mimarlık Eleştirisi Yarışması” Hazırlık Süreçleri…
- Alan memnun, satan memnun…
- “Adalet Güvenceli Hukuk”un Mantığı; “Kamuyasal Toplum”un Matematiksel Özüdür!…
- İstanbul’a dair
- Ne Kadar Güzel Bir Şey Şu “Hayal Kurmak…”
- Doğan Kuban’ın anısına… “İstanbul’un tarihi mirası baygın…”
İKTİDARCILIĞIN GÖLGESİNDE DEMOKRASİYLE OLAN SINAVIMIZ
Ahmet Erkan
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Sekreter Üyesi
İnsanlık tarihi, kendi ellerimizle kurduğumuz kurumların zamanla bizi yutan birer canavara dönüşmesinin de tarihidir. Toplumun ortak iradesini, adaletini ve huzurunu korumak üzere inşa edilen devlet mekanizması, gücü elinde tutanların elinde halka hizmet için bir amaca değil, kendi varlığını besleyen müstakil bir nesneye dönüşür. Güç merkezileştikçe, halktan yalıtılmış bir seçkinler kastı doğar. Tepedeki yankı odalarında fısıldaşanlar, aşağıda hayatta kalma mücadelesi veren kitlelerin çığlığına sağırlaşır. Bu sağırlaşma, iktidar aygıtının içinde küçük kabilelerin, yani hiziplerin türemesiyle derinleşir. Artık kavga toplumun refahı için değil, devlet aygıtından koparılacak en büyük pay içindir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, bu iktidar odaklı zihniyetin yalnızca devletin zirvesiyle sınırlı kalmayıp, toplumun bütün kişilerine ve kurumlarına adeta bir virüs gibi sirayet etmiş olmasıdır. Siyasi partilerden sendikalara, meslek odalarından sivil toplum örgütlerine, hatta bireysel ilişkilere kadar her alan, gücü kutsallaştıran ve kendi küçük tahakküm alanını kurmaya çalışan bu hastalıklı aklın işgali altındadır. Gücün, tek merkezde toplanması büyük bir sorun. Çünkü bu tüm denetim mekanizmalarını formaliteye dönüştürüyor. Tüm yapılar kişi odaklı bir sisteme dönüştüğünde, kişiler kurumları belirler. Yani tüm sınırlar bir kişinin esnetebileceği, kendi çıkarları doğrultusunda eğip bükeceği bir hale evrilir. Ve liyakatın hiçbir anlamı kalmaz. Burada en çok es geçilen konulardan biri ekonomik bağımlılıktır. Bu konu, örgütlü mücadelemizin temel gündemlerinden biri olmalıdır. Çünkü; devlet kaynakları dağıtan aygıtken, insanlar o kaynaklara bağımlı varlıklar haline geliyor. Ve ekonomik bağımlılık politik sessizlik üretiyor. Ekonomik olarak bağımlı bir toplum politik olarak özgür olamaz. Bu durumda insanlar sisteme bütünleşik şekilde yaşadıkları için, eleştirmekten çekinip, sorgulamaktan kaçınıp, itiraz etmekten korkar oluyorlar. Çünkü; İşleri, projeleri, destekleri, maaşları açısından devlete bağımlıdırlar. Ekonomik bağımsızlık olmadan hiçbir şey değişmez ve sistem kendisini yeniden üretir. Peki kırılma nasıl başlar? Küçük üretim ağları, bağımsız gelir kaynakları, aracısız ekonomi mümkün kılınırsa. Bu küçümsenen şey aslında en kritik alan ve böyle bir atmosferde en zor kısımlardan birisi de kutuplaşmayı beslememek. Sistem için en kullanışlı yakıt ‘’biz ve onlar’’ olduğu sürece kimse kendi tarafının hatasını görmediği için, denetim hepten ölür. Çünkü kutuplaşmış, bir birine düşman, bölünmüş bir toplumda kimse kendi tarafının kusurlarını görmüyor. Her durumda taraf olduğu cenahtan yana, ‘’bizimkiler yanlış yapmaz’’ düşüncesine sarılıyor. Ve böyle bir atmosferde sağlıklı bir hayatın gelişmesi mümkün değil. Çünkü tarafsız bir ortam kurulması imkansız hale geliyor. Ve bu düzeni güdenler medyayı da tekeline alarak gündemi belirleyip rıza üretimini devreye sokuyor. Sonuçta insanlar gerçek problemleri değil, kendilerine gösterilenleri tartışmaya başlıyor. Bu sistem hukuku da araç haline getirerek, seçici şekilde uyguluyor. Hiç bir kuralı tanımadan yasaları eğip bükerek, siyasi baskıya açık hale getiriliyor. Eğer insanlar hak aramıyorsa, hukuka güvenmiyorsa, adaletsizliği kabulleniyorsa, en iyi Anayasa bile işlemez ve hukuk adalet değil, güç üretir. Fakat tüm bunlar, toplumsal psikolojiyle de doğrudan ilgili. Yani sadece yukarıdakiler değil, aşağıdan gelen beklenti de sistemi şekillendirir. Özgürlükten korkan ve güçlü lider arzulayan toplumlar, sistematik sömürüyle karşı karşıya kalıyor. Güç merkezileştiğinde ekonomi bağımlılık yaratıyor. Toplum kutuplaşıyor, medya yönlendiriliyor, hukuk esnetiliyor ve bunların hepsi birbirini besliyor. Türkiye’de bu temel sorunlar kültürel süreçlerle doğrudan bağlantılı. Her alanda bir uygulama problemi var. Yasaları uygulama, kuralları uygulama, sınırları uygulama noktasında hepsinin her temelde çiğnendiği bir gerçeklik içinde doğup büyümekle alakalı aslında. Yani kurallar var ama onları koruyacak refleks zayıf. Eğer bir sistemde insanlar bizim taraf kazansın da nasıl olursa olsun diyorsa kısa vadeli çıkarı, uzun vadeli adalete tercih ediyorsa; orada hiçbir mekanizma uzun süre güçlü kalamaz.
Bu noktada acı bir gerçeği itiraf etmek gerekir: Bugün toplumu ve kurumları yönetenlerin gerçek anlamda hiçbir siyaseti yoktur. Onların sahip olduğu tek şey, çıplak bir iktidar ve mülkiyet hırsıdır. Siyasetin ve felsefenin kadim düsturudur: Her siyasetin bir amacı yoktur; ancak her amacın mutlaka bir siyaseti olmak zorundadır. Günümüzün yönetici elitleri ve kurum içi hizipleri, toplumsal bir amaca sahip olmadıkları için siyaset de üretemezler. Yaptıkları şey, siyaset süsü verilmiş gündelik taktikler, algı operasyonları ve koltuk savunma reflekslerinden ibarettir. Gerçek bir toplumsal kurtuluş, adalet ya da eşitlik amacınız yok ise yürüttüğünüz faaliyet siyaset değil, sadece bir zümrenin çıkarlarını koruma mühendisliğidir. Oysa bilinmelidir ki, bir liderin veya sistemin büyüklüğü sahip olduğu güçle değil, gücü nasıl kullandığı ile ölçülür. Gücü bir tahakküm kırbacı olarak kullananlar cüceleşirken, onu adaletin hizmetine sunanlar büyür. Toplumsal çürümeyi hızlandıran bu kuşatmadan bir an önce kurtulmanın çaresine bakmak, insan onurunu ve ortak yaşamı savunmanın ilk şartıdır.
Bu iktidar odaklı erkek egemen zihniyetin, toplumun tüm hücrelerine bu denli kolay sızabilmesinin arkasında, insanın derin bir psikolojik zaafı yatmaktadır: Özgürlüğün yükünden kaçış ve çobanı kutsama refleksi. Tarihsel bir gerçekliktir ki; sürü kendi güvenliği için çobanı yüceltir. Özgürlüğün getirdiği yalnızlık, sorumluluk ve belirsizlik yükünü taşımakta zorlanan insan, kendisini güçlü bir otoriteye teslim etmeye eğilimlidir. ‘’Özgür olmak; karar vermek, hata yapmak ve bu hatanın faturasını tek başına ödemek demektir. Oysa bir kliğe, kabileye ya da otoriter bir yapıya teslim olmak, bireye sahte bir güvenlik duygusu ve sorumluluktan kaçış konforu sunar. Kurt kapmasın diye çobanın asasına sığınan sürü, günün sonunda o asanın kendi sırtında patlamasına ya da bizzat çoban tarafından mezbahaya götürülmesine razı olur.’’ (E. Fromm) Hizipler, kitlelerin bu psikolojik zayıflığını çok iyi bilir ve onlara “Bizim parçamız ol, senin yerine biz düşünelim, seni biz koruyalım” vaadinde bulunur.
Çünkü çok iyi bilinir ki; insanlar düşünmeyi bıraktığında, otorite sorgulanmaz hale gelir. Akli tembellik, biat kültürünün en verimli toprağıdır. Kitleler kendi adlarına akıl yürütmekten, soru sormaktan ve şüphe duymaktan vazgeçtikleri an, tepedeki gücün meşruiyeti sorgulanamaz bir tabuya dönüşür. İnsanları korkuyla yönetebilirsiniz, fakat saygı yalnızca adaletle kazanılır. Korkuya dayalı itaat sabun köpüğü gibidir; adalet ve şeffaflıkla örülmeyen hiçbir otorite kalıcı bir saygı üretemez. “İnsanın en büyük arzusu, tapınacak birini ve vicdanının yükünü devredecek bir otoriteyi bulmaktır.” (Dostoyevski)
İktidarın bu körleştirici doğasını büyük şairimiz Nazım Hikmet şu ölümsüz dizeleriyle adeta yüzümüze çarpar: ” Demir parmaklıklardan bakış değil, Kendi hırslarının zindanından bakıştır körlük.” Yönetenlerin kitlelerden koparak kendi yarattıkları o küçük zindanlara hapsolması, topluma yabancılaşmanın en uç noktasıdır. Fransız yazar ve düşünür Albert Camus ise bu yabancılaşmayı ve iktidarın her şeyi aynılaştırma çabasını sertçe eleştirir. Camus’a göre, her şeyi tek bir kalıba dökmek isteyen totaliter ve baskıcı zihniyet yaşamın düşmanıdır; çünkü ” Başkaldırı, insanları köleleştiren o soğuk ve gri aynılığa karşı, hayatın çok sesli rengini savunmaktır.”
Siyaset, özü itibarıyla bir “sorun çözme sanatı” ise, doğası gereği farklılıkları barındırmak zorundadır. Çatışan çıkarların, benzersiz kimliklerin ve farklı fikirlerin olmadığı bir yerde sorun da olmaz, siyasete duyulan ihtiyaç da ortadan kalkar. İktidarı merkezine alan zihniyetin en büyük hatası, siyaseti farklılıkları ortadan kaldırmak, insanları tek tipleştirmek ve tebaa gibi aynılaştırmak sanmasıdır. Oysa gerçek siyaset, farklılıkları yok etmek değil, o farklılıkları adil bir uzlaşıyla bir arada tutma sanatıdır.
İmmanuel Kant, aydınlanmayı insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir “vesayet durumundan” kurtulması olarak tanımlar. Kantçı felsefede bir hükümdar kanunların üstünde değil, onun ilk hizmetçisi olmalıdır. Gücü elinde tutan, kendisini yasanın kaynağı veya üstü ilan ettiği an hukuk çöker. İşte gerçek demokratik solun ve Kantçı aydınlanmanın en büyük sınavı buradadır: Toplumu sadece kurumsal olarak değil, psikolojik ve zihinsel olarak da özgürleştirmek; insanı düşünmeye zorlayarak çobana ihtiyaç duymayacak, kendi özgürlüğünün sorumluluğunu göğüsleyecek cesarete ve özerkliğe ulaştırmaktır. Bugün tüm yönetim biçimlerinin en büyük ortak düşmanı, kitleleri tek tipleştirerek ve düşünceden arındırarak sürekli bir akli ve siyasi vesayet altında tutmak isteyen bu iktidar odaklı yaklaşımdır. Kant’ın ahlak felsefesindeki en sarsılmaz ilke, insanın asla bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılamayacağı, onun bizzat bir “amaç” olduğudur. Oysa iktidar hırsıyla gözü dönmüş klikler ve hizipler, halkı sadece kendi koltuk savaşlarında tahkim edecekleri birer piyon, seçim dönemlerinde sandığa sürülecek birer araç olarak görürler. Machiavelli’nin uyardığı gibi; siyaset ortak iyiyi arama sanatı olmaktan çıkıp, dar grupların devleti veya yönettikleri kurumları yağmalama savaşına dönüştüğünde, o toplumu bir arada tutan sosyal sözleşme de yırtılıp yok olur gider.
Bu yozlaşmanın en hazin sahnesi ise “sol” adı altında sergilenen oportünizmdir. Sol, doğası gereği ezilenlerin sesi, adaletsizliğe karşı bir isyan ve gücün tabana yayılmasını savunan bir ufuk çizgisidir. Ancak ne yazık ki, sol etiketini bir zırh gibi kuşanıp iktidarın konforuna alan açan oportünizm, devrimci retoriklerin arkasına saklanarak kendi hiziplerini besler. Statükonun rengini değiştirip özünü koruyan bu yaklaşım, gerçek solun ahlaki zeminini aşındırır. Siyasi partiler, sendikalar ve meslek odaları, kitlelerin hak arama mevzileri olmaktan çıkıp, liderlik koltuklarının ve delege hesaplarının yarıştığı birer küçük “iktidar gösterisi arenasına” dönüşür. “Genel İradenin yerini hiziplerin özel İradeleri aldığında, o yapının adı sendika da olsa, siyasi parti de olsa, meslek odası da olsa halka yabancılaşmış demektir”. ( J.J. Rousseau )
Hizipçiliğin ve klik siyasetinin en karanlık psikolojik mekanizması tam da burada, itaat ve kontrol ilişkisinde devreye girer. Seni kontrolleri altında tutmak isteyen insanlar, eğer bunu başaramıyorlarsa, seni hemen ‘aksi ve geçimsiz’ bir insan olarak suçlamaya başlayacaklardır. Hiziplerin ve kurumsal dalkavukların asıl derdi, senin ilkelerinle, bağımsız duruşunla ve önüne koyduğun ahlaki sınırlarla başa çıkamıyor olmalarıdır. Biat çemberinin dışına çıkan, kliklerin delege hesaplarına boyun eğmeyen her özgür irade, bu iktidar odakları tarafından anında “uyumsuzlukla” veya “düzen bozuculukla” suçlanır. Oysa, o “aksi” ilan edilen dik duruş, güce teslim olmayan insan onurunun en saf göstergesidir. Çünkü lider veya sistem kendisini değil gerçeği merkeze koyduğu sürece büyüktür. Kendi egosunu, kliğini veya koltuğunu merkeze alanlar, gerçeğin ışığını söndüren birer karanlık odak noktasından başka bir şey değildir.
Bu yapısal çürümeyi tartışırken, sol siyasetin kendi tarihiyle hesaplaşması ve “Reel Sosyalizm” deneyiminin yarattığı derin travmayı masaya yatırması da kaçınılmaz bir zorunluluktur. 20. yüzyılda insanlığa sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya vadeden Reel Sosyalist pratikler, ne yazık ki güç fetişizminin, sorgulanamayan otoritelerin ve kitlelerden kopuşun en trajik sahnelerine ev sahipliği yapmış ve geriye dönüşlerle yıkılmışlardır. Antonio Gramsci, hapishane defterlerinde bu tehlikeye dikkat çekerek, gerçek bir toplumsal dönüşümün sadece devlet aygıtını ele geçirmekle olamayacağını, asıl mücadelenin tabanda ve kültürel alanda verilmesi gerektiğini savunmuştur. Yazara göre, kitlelerin rızasını, eleştirel aklını ve katılımını dışlayan, yukarıdan aşağıya kurulan her egemenlik biçimi er ya da geç bir bürokratik diktatörlüğe dönüşmeye mecburdur. Kapitalizmin adaletsizliğine karşı haklı bir başkaldırı olarak doğan bu deneyimler, ne yazık ki iktidara geldikten sonra devlet aygıtını zayıflatarak yok etmek yerine, onu tarihin gördüğü en devasa, en hantal bürokratik aygıta dönüştürmüştür. Siyasetin yönü tabandan tavana doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru bir emre dönüşmüştür. İşçi sınıfı adına hareket ettiğini iddia eden öncü parti, zamanla “bürokrasinin demir kafesine ‘’ (Max Weber) sıkışmış ve kitlelerin üzerinde yeni bir egemen kasta dönüşmüştür. Fabrikalarda kurulması hayal edilen işçi konseyleri partinin yukarıdan atadığı memurların hiyerarşik çarkları arasında ezilmiş; böylece gerçek demokratik solun en temel nüvesi olan doğrudan katılım daha yolun başında boğulmuştur.
Reel sosyalizmin sol siyasete bıraktığı bu olumsuz miras, günümüzün siyasi parti, meslek odası ve sendikalarındaki hizipçiliğin ve oportünizmin de entelektüel köklerini beslemektedir. Kendini “halkın ve doğrunun biricik temsilcisi” ilan eden o sekter ve merkeziyetçi akıl, bugün hala sol etiketli yapıların içinde yaşamaya devam etmektedir. Kararların demokratik tartışmalarla değil, “merkezi genelgelerle” genellikle tek kişi tarafından alındığı, aykırı seslerin “hizipçilikle” suçlanarak bastırıldığı ama asıl hizipçiliği tepedeki dar kliklerin yaptığı bu statüko, reel sosyalizmin bürokratik reflekslerinin günümüze kadar gelen tortularıdır.
Rosa Luxemburg, “Özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür” diyerek, demokratik bir sistemin ancak çoğulculukla ve farklılıkların bir arada özgürce tartışılmasıyla yaşayabileceğini haykırmıştır. Tolstoy, “Yönetmek, başkalarına şiddet uygulamaktır ve iktidar insanı yozlaştırır” diyerek, insanların hiyerarşik klikler tarafından değil, vicdan ve adalet temelinde kendi kendilerini yönetmesi gerektiğini savunur. Unutulmamalıdır ki, bir liderin ilk görevi adaleti kendi çıkarının üzerinde tutmaktır. Adaleti kendi ikbaline kurban edenlerin kurduğu yapılar, ihtişamlı görünse de ahlaken çökmüş saraylardır. Diyebilir ki, yöneticinin itibarı sarayının büyüklüğünden değil, halkının ona duyduğu güvenden gelir. Güvenin bittiği yerde, altın varaklı saraylar sadece birer israf abidesine dönüşür.
Benzer şekilde, El-Farabi de el-Medinetü’l-Fazıla (Erdemli Şehir) adlı eserinde, ideal bir toplumu yönetenlerin hırslardan arınmış, adil ve toplumun tüm katmanlarını ortak bir iyi etrafında birleştirebilen bilge kişiler olması gerektiğini söyler. Farabi’ye göre, yönetenler toplumu aynılaştırmaya çalışmaz; tam tersine, adalet farklı unsurların kendi doğallıkları içinde, ahenkle bir arada yaşatılmasıdır. Eğer yönetim kliklerin eline geçerse, o şehir erdemini kaybeder ve bir “cahil şehre” dönüşür. Ali Şeriati yönetenlerin iktidarı bürokratik hale getirmelerini ve din ya da ideoloji adına kitlelerin uyuşturulmasını sertçe eleştirmiştir. Şeriati, kurumsal hale gelmiş gücün insanları kullaştırdığını, gerçek inancın ve devrimci sol aklın ise insanı özgürleştiren, tek tipleşmeye direnen bir uyanış olduğunu savunur. Bu nedenle gerçek bir demokratik sol, reel sosyalizmin bu merkeziyetçi, insanları tek tipleştiren sapmasıyla arasına kalın bir çizgi çekmek zorundadır. Sol, iktidarı toplumun üzerinde sallanan bir sopa olarak gören bu devletçi fetişizmi reddetmelidir. Geçmişin hatalarından çıkarılacak en büyük ders şudur: Sosyalizm, eksik bir demokrasi değil; demokrasinin farklılıkları kucaklayan en radikal, en geniş ve en doğrudan biçimidir.
Peki, toplumun tüm gözeneklerine sızan bu iktidar odaklı zihniyetten kurtulmanın yolu, bu kör dövüşünün alternatifi nedir? Alternatif; gücü merkezde toplayıp kitleleri pasifleştiren her türlü bürokratik akla karşı, gerçek demokratik siyaseti hayata geçirmektir. Gerçek bir demokratik sol, iktidarı ele geçirilip yukarıdan aşağıya hükmedilecek bir “baskı aracı” olarak görmez. Onun davranış biçimi tahakküm değil, dayanışmadır; temsil değil, doğrudan katılımdır. Bu alternatif modelin kalbi ise yerel meclisler ve mahalle komiteleri gibi halkın tüm kesimlerinin içinde bulunduğu, temsil edildiği ve azınlıkların tüm haklarının güvence altına alındığı yerel örgütlenmelerdir. Kadim Çin bilgesi Lao Tzu‘nun felsefesinde vücut bulan şu kural bu meclislerin temelidir: En iyi yönetici, halkın varlığını en az hissettiği yöneticidir; işi bittiğinde insanlar ‘bunu kendimiz yaptık’ der. İşte doğrudan demokrasinin zirvesi budur; kitleleri bir lidere kul etmek değil, onlara kendi güçlerini keşfettirmektir. Çünkü gerçek lider insanları peşine sürükleyen değil, onları erdemli olmaya yöneltendir.
Bizlerin tam da bu noktada, meslek odalarının ve demokratik kitle örgütlerinin omuzlarındaki tarihsel sorumluluğu hatırlaması gerekir: Yaşam alanlarımızı, kentlerimizi ve doğamızı rant odaklı çıkar kliklerinin yağmasından koruma mücadelesi, tam da bu demokratik yerel meclis pratiğinin toplumsal zeminidir. Yerel meclisler, kararların kapalı kapılar ardında klikler tarafından değil, o karardan doğrudan etkilenecek olan insanlar tarafından alındığı alanlardır. kurumun bütçesinin nereye harcanacağına, hangi sokakta ne tür bir kentsel dönüşüm yapılacağına ya da o bölgenin çevre politikalarına merkezdeki bürokratlar veya parti hizipleri değil; o mahallenin işçisi, kadını, genci ve esnafı birlikte karar verir. Farklı kimliklerin ve dünya görüşlerinin aynı masada buluştuğu bu meclisler, siyasetin bir uzlaşı sanatı olduğunu pratik olarak kanıtlar. Katılımcı bütçe uygulamaları sayesinde, paranın nereye gideceğine halk doğrudan el kaldırarak karar verir; böylece yolsuzluğun ve çıkar amaçlı grupların önü en baştan kesilir.
Doğrudan demokrasinin bir diğer sarsıcı aracı ise geri çağırma ilkesidir. Mevcut sistemde seçilen bir siyasetçi, meslek odaları yöneticileri veya sendika yöneticilerinin çoğu, koltuğa oturdukları an kitlelere yabancılaşma eğilimine girerler. Gerçek demokratik solun yönetim modelinde ise halk, seçtiği temsilciye mutlak bir biat etmez. Eğer seçilen kişi kitlelerin iradesine ihanet eder, hiziplerin çıkarını gözetir ya da liyakatsiz davranırsa, bir sonraki seçimi beklemeye gerek kalmadan tabanın iradesiyle görevden geri çağrılabilir. Bu model sadece yerel yönetimlerle de sınırlı değildir; sendikalar, meslek odaları ve kitle örgütleri de aynı doğrudan demokrasiyle yeniden inşa edilmelidir. Delegelik sisteminin yarattığı o dar iktidar alanları lağvedilerek, her üyenin söz ve karar hakkına sahip olduğu demokratik meclisler veya farklı isimlerde doğrudan katılımın sağlandığı örgütlenmeler yaratılmalıdır. Kararların merkez komitelerinden tabana dikte edildiği değil, tabandaki forumlardan, meclislerden, komitelerden süzülerek merkeze iletildiği bir akış, bürokrasinin ‘’ demir kafesini ‘’ kıracak tek güçtür.
İktidarın kutsandığı, hiziplerin gizli odalarda halkın kaderini oyladığı ve sol adına hareket edenlerin dahi bürokrasinin soğuk koridorlarında oportünizme yenik düştüğü bu çağda; insanlığın kurtuluşu yeni bir efendi seçmekte değil, efendilik kurumunu tamamen lağvetmektedir. Kant’ın işaret ettiği o aydınlanmış, kendi kaderini tayin edebilen özerk birey; Rousseau’nun düşlediği hiziplerden arınmış o ortak “Genel İrade”, Rosa Luxemburg’un çoğulcu özgürlük anlayışı, Gramsci’nin taban hegemonyası ve Farabi’nin adaletle örülmüş erdemli toplumu ancak gücün tabana iade edilmesiyle mümkündür.
Büyük politik lider ve özgürlük savaşçısı Nelson Mandela‘nın şu sözü bu mücadelenin pusulasıdır: “Bir insanı özgür kılmak, sadece onun zincirlerini kırmak değil; başkalarının özgürlüğüne saygı duyacak ve onu geliştirecek bir hayat yaşamaktır.” Siyasi partileri, meslek odalarını, sendikaları ve tüm toplumsal kurumları içeriden çürüten bu iktidar odaklı kör dövüşü bitirecek tek güç, mahalle meclislerinden, mimarlar- mühendisler meclisine, fabrika forumlarından ve sokakların çok sesli, kolektif aklından yükselecek olan doğrudan demokrasidir. Yukarıdakilerin kurduğu o sırça saraylar ve yankı odaları, aşağıdakilerin sessizliğiyle, sorgulamayı bırakan akıllarla ve özgürlükten kaçan kitlelerin biatıyla ayakta durur. Sessizliği bozmanın, tüm kurumlara sirayet eden hiziplerin duvarlarını yıkmanın, aynılaştıran baskıya karşı farklılıklarımızla bir arada durmanın ve gücü ait olduğu yere, yani halkın çıplak ellerine teslim etmenin vakti gelmiştir. Çünkü gelecek, yukardan dikte edilen emirlere ve bir çobanın asasına biat edenlerin değil, kendi hayatının öznesi olmak ve özgürce düşünmek için ayağa kalkan kitlelerin eseri olacaktır. Özgürlük için hep birlikte savaşmaya devam edeceğiz.







