Rant ve Sermaye Odaklı Politikalar Hastalıkların ve Afetlerin Kaynağıdır!

MO İstanbul 4 Nisan 2020 Cumartesi
Dünya Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart 2020 tarihinde pandemi ilan edilen Küresel Yeni Koronavirüs (Covid-19) salgını; 2019 yılı Aralık ayında başladığı günden bu yana tüm dünyaya yayılmış, hayatını kaybedenlerin sayısı 50 bini aşmış ve 1 milyonun üzerinde üzerinde kişi hastalıktan etkilenmiştir. Sağlık Bakanlığınca yapılan resmi açıklamalara göre ise ülkemizde ilk tespitten sonraki 20 gün içerisinde hastalığa yakalanan yurttaşlarımızın sayısı 20921 olmuş, kaybettiğimiz yurttaşlarımızın sayısı 425’e yükselmiştir.
Türkiye’de giderek büyüyen ve boyutları belirsiz salgın ve kriz koşullarında dahi iktidar; egemen sermaye sınıflarıyla işbirliği yoluna giderek ekonomik sürekliliği sağlamaya odaklanmış; kamuya ait kaynakların, gelir ve fonların yatırımcı ve sermaye sahiplerine aktarılmasının önünü açmış; bilim insanları, meslek odaları ve hatta kamu kurumları tarafından düzenlenen raporları göz ardı etmektedir.
Salgınla ilgili bugüne kadar; toplum sağlığının korunarak sağlıklı yaşam koşullarının oluşturulmasına, yaşamsal ihtiyaçların giderilmesine, eğitim, çalışma ve iş güvencesinin sağlanmasına, çalışan, işsiz ve yoksul yurttaşların salgından korunmasına yönelik önlem alınmamış; sermaye grupları ile işverenlere yönelik kolaylaştırıcı ve destekleyici uygulamalar yürürlüğe sokulmuştur.
Bu kapsamda Bilim Danışma Kurulu kararları ve “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adı altındaki kamu yararı yerine özel çıkarların korunmasını amaçlayan uygulama ve düzenlemeler fütursuzca uygulamaya konmuştur.
Salgınla ilgili alınması gerekli önlemler hakkında halk yeterince bilgilendirilmemiş, yürütülen bazı çalışmalar ve gerçek veriler gizlenerek bilgi kirliliği oluşturulmuştur.
Afet ve acil durum yönetimi ile sağlık kuruluşları ve kaynakların kullanımına yönelik sistemli bir planlama yapılmamıştır.
Kredi borçlarının ertelenmesi, konut kredisi teşviği, asgari ücret desteği, vergi oranlarının düşürülmesi, işsizlik fonu aktarımı yoluyla inşaat, ulaşım ve havayolu taşımacılığı, turizm, perakende sektörlerinde sermaye grupları ve işverenler desteklenmiştir. Yurttaşlar ise kredi alımına yönlendirilerek borçlanmaları önerilmiştir.
Çalışma ve iş güvencesi sağlamak yerine çalışanlar gerekli önlemlerin alınmadığı güvencesiz ortamlarda çalışmaya zorlanarak üretim ve ticaretin devamlılığı esas alınmıştır.
Eşitsizlik ve farklılıklar giderilmeksizin uzaktan eğitime başlanarak eğitimin özgün nitelik ve koşulları yok sayılmış, öğrenme biçimleri kısıtlanmıştır.
Üniversitelerde uygulamaya konulan uzaktan eğitimde, yeterince bilimsel veri elde edilmeden kararlar alınmış ve uzman eğitimcilerden oluşan bilim kurulu oluşturulmamıştır. Uzaktan eğitim birimlerinin görüşleri dikkate alınmadan ve uzaktan eğitim altyapısı geliştirilmeden öğretim elemanı ve öğrenci baş başa bırakılmıştır.
Mimarlık eğitimi kapsamında, uygulamalı ve pratik eğitimler düzensiz bir şekilde keyfi olarak ayrıştırılmıştır. Teorik dersler, projeler, uygulamalar, atölyeler, stüdyolar, laboratuvarlar ve stajlardan oluşan mimarlık eğitiminin bütünlüğü ve özgünlüğü dikkate alınmadan yönlendirilmeler yapılmaktadır. Öğrencilerin eğitime ulaşma ortamları ve yeni durumdaki iletişim altyapısı düşünülmeden kararlar alınmakta, daha da önemlisi ücretsiz altyapı hizmetleri sağlanmadan uzaktan eğitime geçilmiştir.
Kamu hizmetlerinin halka en yakın yönetim kademeleri tarafından yerine getirilmesi ilkesi yok sayılarak belediyelerin ve yerinden yönetim organlarının yetkileri kısıtlanmış; kriz ve salgın koşullarında toplumsal yaşamın ve halk sağlığının desteklenmesi olanakları ortadan kaldırılmıştır.
Salgına karşı izlenen bütün bu yetersizliklere, hatalı kararlara ve yanlış politikalara rağmen devletin tepesinden halka “Dünyada en hazırlıklı ülkeler arasındayız…” denilmesini kamusal sorumlulukla ve etik değerlerle bağdaştırmak mümkün değildir.
Yaşanmakta olan belirsizlik ortamı gerekçe gösterilerek; kamusal ve toplumsal alanlarda oluşturduğu siyasi hegemonya aracılığıyla iktidar; salgın ve kriz koşullarını kendi adına bir fırsata dönüştürmüştür. Kamusal hizmet alanları yeniden yapılandırılmaya başlanmış, kamuya ait kaynaklar sermayeye aktarılırken; kentler, doğal, kültürel değerlerin yatırım araçlarına dönüştürülmesine odaklanılmıştır.
16 Mart 2020 tarihinde “Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik” değiştirilerek; korunan alanlar turizme ve madenciliğe açılmış bu alanlarda maden işletmesi, baraj, iskele ve entegre tesis yapımına izin verilmiştir.
26 Mart 2020 tarihinde yaşam kaynaklarını yok edecek, ekolojik yıkıma neden olacak Kanal İstanbul Projesi için tarihi Odabaşı ve Dursunköy köprülerinin taşınması ve yeniden inşası için ihale gerçekleştirilmiş, ayrıca Ankara Dikmen Vadisi’nde kentin temiz hava koridoru olan şehrin yeşil alanlarını tahrip edecek projelerin çalışmaları başlatılmıştır.
31 Mart 2020 tarihinde ise TBMM’ye sunulan Torba Kanun Teklifi ile Soma, Ermenek maden katliamları, Çorlu ve Ankara tren kazaları ile Aladağ yurt yangını ve Gezi davasındaki sanıklara tahliye sağlayan, cinsel suçlara af getiren ve büyükşehirlerde mahkemelerin yetkilerini infaz hâkimlerine aktaran düzenleme gündeme getirilmiştir.
Artvin Cerattepe’de ve Murgul ilçesinde maden sahasındaki faaliyetlere hız verilmiş, Yusufeli ilçesinde ise Hidroelektrik Santral (HES) çalışmalarına başlanmıştır.
Nüfusun büyük çoğunluğunun kentlerde yaşadığı ülkemizde; doğal yaşamı ve ekolojik dengeyi bozan büyük altyapı projeleri, hızlı ve yoğun yapılaşma, iklim değişikliği, nüfus artışı ve göçün dönüştürücü etkileri büyük kentlerde yoğun olarak etkisini göstermeye başlamış; yaşanmakta olan salgın ve benzeri afetlere karşısında alınması gereken önlemlerin uygulanması da bu ölçüde güçleşerek neredeyse olanaksız hale gelmiştir.
Yakın dönemde ardı ardına yaşanan sel, deprem, çığ, salgın vb. afetler; kentsel ve kırsal alanda bütüncül planlama ilkelerini reddeden anlayışın, kentlerimizi her türlü afete karşı zayıf, güvencesiz ve riskli konumda olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu açıdan değerlendirilerek, büyük yıkımlara ve önlenemez kayıplara sebep olan rant odaklı planlama, kentleşme ve yapılaşma politikaları yaşananlardan ders alınarak terk edilmelidir.
Devlet tüm yurttaşlara eşit, sağlıklı, güvenlikli yaşama koşullarında nitelikli yaşam çevreleri sağlamakla yükümlüdür. Salgın, afetler ve kriz koşullarında başarılı iyileşme süreçleri için alınacak önlemlerin bilimsel ilkeler ve gerçeklerle, toplum yararı gözetilerek oluşturulması; sosyal devlet anlayışıyla geliştirilecek politikalarda bilim insanlarının, meslek odalarının, akademik kuruluşların ve tüm ilgili kesimlerin koordinasyonunun ve işbirliğinin sağlanması gözetilmelidir.
Mimarlar Odası olarak; her koşulda tüm kurumsal varlığımız ile toplumla dayanışmayı sürdüreceğimizi tekrar vurguluyor, sağlıklı bir gelecek için sahip olduğumuz mesleki uzmanlık, deneyim ve birikimler kapsamında katkı ve yardımlarımızı sunmaya hazır olduğumuzu değerli kamuoyumuzla paylaşıyoruz.
TMMOB MİMARLAR ODASI
MO İstanbul 4 Nisan 2020 Cumartesi