Yapı Denetiminde Reform İhtiyacı: Deprem Güvenliği, Kamusal Sorumluluk ve Mesleki Adalet İçin Yeni Bir Dönem

Yazar- Ahmet Erkan 29 Haziran 2026 Pazartesi

Ahmet Erkan
Mimar
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi

Türkiye’nin deprem gerçeği, yalnızca afetler sonrasında hatırlanacak bir konu değildir. Deprem güvenliği; planlamadan projelendirmeye, yapı üretiminden denetime kadar uzanan bütüncül bir kamusal sorumluluk alanıdır. Son yirmi beş yıllık süreçte yapı üretim ve denetim sisteminde önemli değişiklikler yaşanmış, özellikle 1999 Marmara Depremi sonrasında yürürlüğe giren 595 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve devamında çıkarılan 4708 Sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun ile yapı güvenliğini artırmaya yönelik önemli adımlar atılmıştır.

Bugün geriye dönüp bakıldığında açıkça görülmektedir ki yapı denetim sisteminin kuruluş mantığı doğrudur. Yapı üretim sürecinin yalnızca müteahhitlerin inisiyatifine bırakılmaması, bağımsız teknik denetimin oluşturulması ve mimarlarla mühendislerin sürece etkin biçimde katılması Türkiye’nin deprem güvenliği açısından önemli kazanımlardır.

Aradan geçen yıllar içerisinde yapı denetim sistemi önemli başarılar elde etmiş, özellikle elektronik havuz sistemiyle işlerin merkezi olarak atanması sayesinde geçmişte yaşanan birçok sorun ortadan kaldırılmıştır. Yapı denetim kuruluşlarının müteahhitlerle doğrudan ekonomik ilişkisinin azaltılması denetimin bağımsızlığını güçlendirmiştir. Bugün yapı denetim sistemi kapsamında üretilen yapıların deprem performanslarının ve teknik yeterliliklerinin geçmiş dönemlere göre çok daha yüksek olduğu sektörün ortak kabulüdür.

Ancak sistemin ekonomik, idari ve kurumsal boyutlarında çözülmesi gereken ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Yapı denetim sisteminin yaşadığı sorunları yalnızca mevzuat eksiklikleri veya uygulama hataları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunların önemli bir bölümü, yapı üretim süreçlerinin giderek kamusal yarar anlayışından uzaklaştırılarak piyasa mekanizmalarına terk edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Son yıllarda kentler barınma hakkının ve sağlıklı çevrede yaşama hakkının değil, büyük ölçüde rant üretiminin aracı haline getirilmiştir. Planlama kararları, imar uygulamaları ve yapılaşma süreçleri çoğu zaman toplumsal ihtiyaçlardan çok ekonomik beklentiler doğrultusunda şekillenmektedir. Oysa deprem güvenliği piyasanın insafına bırakılamayacak kadar yaşamsal bir kamusal sorumluluktur.

6 Şubat depremleri bir kez daha göstermiştir ki güvenli yapı üretimi yalnızca teknik bir mesele değildir. Bilimin, planlamanın, kamusal denetimin ve toplumsal sorumluluğun geri plana itildiği koşullarda hiçbir mevzuat değişikliği tek başına yeterli olmayacaktır. Yapı denetiminde reform ihtiyacı aynı zamanda kamusal denetimin yeniden güçlendirilmesi ve kentlerin rant baskısından kurtarılması mücadelesinin de ayrılmaz bir parçasıdır.

Kamusal Güvenlik Tek Bir Kurumun Omuzlarına Yüklenemez

Bugün yapı üretim sürecinde ortaya çıkan en önemli çelişkilerden biri sorumlulukların adil dağıtılmamasıdır.

Bir yapının ortaya çıkmasında müteahhitler, proje müellifleri, şantiye şefleri, laboratuvar kuruluşları, belediyeler, bakanlık birimleri ve yapı denetim kuruluşları görev almaktadır. Ancak süreç içerisinde ortaya çıkan hukuki ve idari yüklerin çok büyük bölümü yapı denetim kuruluşlarının üzerinde toplanmaktadır.

Faaliyet durdurmadan belge iptaline, yüksek para cezalarından ağır hukuki yaptırımlara kadar uzanan geniş bir sorumluluk alanı yapı denetim kuruluşlarına yüklenirken, aynı süreçte yer alan diğer aktörlerin sorumlulukları aynı ölçüde değerlendirilmemektedir.

Kamusal güvenliğin sağlanması bir şirketin, bir mühendisin veya bir mimarın tek başına üstlenebileceği bir görev değildir. Depreme dirençli kentler ortak sorumlulukla yaratılır.

Yerel Yönetimler Yetki Kadar Sorumluluk da Üstlenmelidir

Yerel yönetimler yapı üretim sürecinin dışında değildir. Ruhsat veren, projeleri inceleyen, yapı kullanma izin belgelerini düzenleyen ve yapılaşma süreçlerini yöneten kurumlar belediyelerdir.

Bu nedenle yapı güvenliği konusunda yalnızca yapı denetim kuruluşlarını tartışmak eksik bir değerlendirme olacaktır. Yerel yönetimler de denetim mekanizmasının önemli parçalarından biridir.

Ancak uygulamada bazı belediyelerde teknik sorunların çözümüne odaklanmak yerine, mevzuattan kaynaklanan eksikliklerin veya yorum farklılıklarının yapı denetim kuruluşları üzerinde baskı aracına dönüştürüldüğü örneklerle karşılaşılabilmektedir.

Sorun yalnızca yorum farklılıklarıyla sınırlı değildir. Aynı mevzuata tabi olan belediyeler arasında dahi ciddi uygulama farklılıkları bulunmaktadır. Bir belediyenin yeterli gördüğü evrak başka bir belediyede kabul edilmemekte, mevzuatta açıkça tanımlanmamış ilave belge talepleriyle süreçler gereksiz yere uzatılabilmektedir. Bu durum hem yapı denetim kuruluşlarının hem de yapı sahiplerinin mağduriyetine neden olmaktadır.

Dijital altyapılar kullanılarak ruhsat ve yapı kullanma izin süreçleri ülke genelinde standartlaştırılmalıdır. Tip evrak sistemi oluşturulmalı, proje ve denetim belgeleri merkezi elektronik sistem üzerinden belediyelere iletilmelidir. Her belediyenin farklı uygulamalar geliştirdiği mevcut yapı yerine ortak standartların uygulandığı dijital süreç yönetimi hayata geçirilmelidir.

Ayrıca ruhsat incelemeleri, proje kontrolleri ve yapı kullanma izin işlemleri için azami işlem süreleri belirlenmeli, süreçlerin belirsiz sürelerle uzatılmasının önüne geçilmelidir. İdarenin görevi süreci zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır.

Yapı Müteahhitliği ve Şantiye Şefliği Yeniden Ele Alınmalıdır

Bugünkü sistemde yapı müteahhitleri çok ciddi ekonomik gelir elde etmekte, ancak teknik denetim hizmetlerini yapı denetim kuruluşları aracılığıyla yerine getirmektedir.

Fiili teknik denetim yapı denetim kuruluşları tarafından gerçekleştirilirken, müteahhitlerin sorumluluk zincirindeki konumu ile teknik yeterlilikleri arasındaki ilişki yeniden değerlendirilmelidir.

Şantiye şefliği kurumu da mevcut haliyle güçlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır. Bir şantiye şefinin aynı anda çok sayıda yapıda görev üstlenmesi etkin teknik koordinasyonu ve iş güvenliği süreçlerini zayıflatmaktadır.

Can güvenliğinin sağlanması, yapı kalitesinin artırılması ve şantiye organizasyonunun etkin biçimde yürütülebilmesi için şantiye şeflerinin yalnızca tek bir yapım işinde görev alması sağlanmalıdır.

Şantiye şeflerinin görevlendirilmesi yapı denetim kuruluşlarında olduğu gibi merkezi havuz sistemi üzerinden yapılmalı, hakedişleri doğrudan sistem tarafından güvence altına alınmalıdır.

Büyük ölçekli projelerde mimarlık, inşaat mühendisliği, makine mühendisliği ve elektrik mühendisliği disiplinlerinin birlikte görev aldığı koordinasyon sistemleri oluşturulmalıdır.

TOKİ ve Kamu Yapıları da Bağımsız Denetime Açılmalıdır

Kamusal güvenlik açısından önemli bir diğer konu kamu yatırımlarıdır.

Bugün TOKİ yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en büyük toplu konut üreticileri arasında yer almakta; her yıl yüz binlerce konut, kamu yapısı ve sosyal donatı üretmektedir. Milyonlarca metrekarelik yapı üretim kapasitesiyle ülkenin en büyük yapı üretim kuruluşu haline gelmiştir.

Böylesine büyük ölçekli bir yapı üretim faaliyetinin bağımsız yapı denetim sisteminin dışında tutulması teknik ve kamusal açıdan yeniden değerlendirilmelidir.

Deprem güvenliği açısından özel sektör için gerekli görülen denetim standartları kamu yatırımları için de eksiksiz uygulanmalıdır. Yurttaşın can güvenliği açısından kamu yapısı ile özel sektör yapısı arasında ayrım yapılamaz.

TOKİ tarafından gerçekleştirilen konutlar, okullar, hastaneler ve kamu yapılarının bağımsız yapı denetim kuruluşları tarafından denetlenmesi hem şeffaflığı artıracak hem de denetim mekanizmasının toplumsal güvenilirliğini güçlendirecektir.

Bu düzenleme aynı zamanda yapı denetim sektörünün ekonomik sürdürülebilirliğine katkı sağlayacak, nitelikli teknik personel istihdamını artıracak ve mimarlarla mühendislerin özlük haklarının iyileştirilmesine olanak tanıyacaktır.

Teknik Emeğin ve Mesleki Hakların Güçlendirilmesi Zorunludur

Yapı denetim sisteminin en büyük sorunlarından biri teknik emeğin değersizleştirilmesidir.

Bugün milyonlarca liralık yatırımların teknik sorumluluğunu üstlenen mimarlar ve mühendisler çoğu zaman mesleki deneyimleriyle bağdaşmayan ücretlerle çalışmaktadır. Otuz-kırk yıllık deneyime sahip mimar ve mühendislerin asgari ücret düzeyine yaklaşan gelirlerle çalışmak zorunda kalması yalnızca mesleki değil, aynı zamanda kamusal güvenlik sorunudur.

Sorun yalnızca ücretlerin düşüklüğü değildir. Son yıllarda mimarlar ve mühendisler giderek daha fazla ücretli emekçi haline gelmekte, mesleki bağımsızlıklarını ve karar süreçlerindeki etkilerini kaybetmektedir. Bir zamanlar toplum adına kamusal sorumluluk üstlenen teknik meslek insanları, bugün çoğu zaman ağır sorumluluklar altında düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakılmaktadır.

Teknik emeğin değersizleştirilmesi yalnızca çalışanların ekonomik sorunu değildir. Mesleki bağımsızlığını kaybeden, gelecek kaygısıyla çalışan, deneyimi ve birikimi karşılığını bulmayan teknik kadroların bulunduğu bir ortamda sağlıklı denetim mekanizmalarının kurulması mümkün değildir.

Bu nedenle mimar ve mühendislerin özlük haklarının geliştirilmesi, yalnızca bir ücret politikası değil; kamusal güvenliğin, bilimsel denetimin ve meslek etiğinin korunması meselesidir.

Nitelikli denetim ancak nitelikli emekle mümkündür. Bu nedenle denetçi mimarların, mühendislerin ve yardımcı kontrol elemanlarının ücretleri belirlenirken TMMOB tarafından açıklanan asgari ücret tarifeleri esas alınmalıdır.

Özellikle yardımcı kontrol elemanları ve denetçilerin maaşlarının eksiksiz ve zamanında ödenmesi güvence altına alınmalıdır. Çalışanların ücretlerini alamadığı bir sistemin sağlıklı denetim üretmesi mümkün değildir.

Büyük ölçekli ve karmaşık projelerde yalnızca bir denetçi mimarın görevlendirilmesi yeterli değildir. Yapının büyüklüğü, kullanım amacı ve karmaşıklığı dikkate alınarak denetçi mimar sayıları yeniden düzenlenmeli, büyük projelerde birden fazla denetçi mimarın görev alması sağlanmalıdır.

Ayrıca mimar, inşaat mühendisi, makine mühendisi ve elektrik mühendislerinden oluşan daha güçlü teknik kadroların oluşturulması teşvik edilmelidir.

Sistemin istikrarını korumak amacıyla istifa eden denetçi mimar ve mühendislerin belirli bir süre boyunca başka bir yapı denetim kuruluşunda görev alamaması yönündeki uygulamalar değerlendirilebilir. Ancak bu tür düzenlemeler yapılırken çalışanların ücret ve özlük hakları güvence altına alınmalı, maaşlarını alamayan veya işveren yükümlülüklerini yerine getirmeyen durumlarda çalışanların mağdur edilmesinin önüne geçilmelidir. Bu kapsamda, maaş ödemelerini düzenli yapmayan kuruluşlar hakkında etkin yaptırım mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Yapı Denetim Hizmet Bedelleri ve Vergi Yükü Yeniden Düzenlenmelidir

Yapı denetim kuruluşları bugün son derece ağır sorumluluklar altında faaliyet göstermektedir.

Personel giderleri, sigorta yükleri, ulaşım maliyetleri, laboratuvar hizmetleri, artan işletme giderleri ve peşin tahsil edilen vergi yükleri karşısında sistem ekonomik açıdan sürdürülebilir olmaktan uzaklaşmaktadır.

Bunun yanında yapı denetim kuruluşlarının karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri hakediş ödemelerindeki gecikmelerdir. Yapı denetim hizmetleri kesintisiz sürdürülürken birçok kuruluş hak ettiği ödemeleri zamanında alamamaktadır.

Hak edişler belirlenen sürelerde eksiksiz olarak ödenmeli, gecikmeye uğrayan ödemeler için gecikme faizi uygulanmalıdır. Devlet kendi alacaklarında nasıl faiz işletiyorsa, yapı denetim kuruluşlarının geciken hak edişleri için de aynı yaklaşım benimsenmelidir.

Ayrıca yapı denetim kuruluşlarından istenen banka teminat mektupları sistemin sürdürülebilirliği açısından yeniden değerlendirilmelidir. Teminat mektuplarının temininde yaşanan finansal güçlükler birçok kuruluşu zor durumda bırakmaktadır. Devlet güvencesiyle desteklenen, daha erişilebilir ve düşük maliyetli teminat mekanizmaları oluşturulmalı, kuruluşların faaliyetlerini sürdürmesini zorlaştıran bürokratik ve finansal engeller kaldırılmalıdır.

Kamusal güvenlik hizmeti veren yapı denetim kuruluşları yalnızca ticari işletmeler olarak değerlendirilmemeli; vergi yükleri ve mali sorumlulukları yeniden ele alınarak ekonomik sürdürülebilirlikleri güvence altına alınmalıdır.

Meslek Odaları ve Sektör Temsilcileri Sürecin Ayrılmaz Parçası Olmalıdır

Türkiye’de mimarlık ve mühendislik alanındaki en büyük bilgi birikimi TMMOB ve bağlı meslek odalarında bulunmaktadır.

Bu nedenle yapı denetim sisteminin geleceği tartışılırken meslek odalarının süreç dışında tutulması kabul edilemez.

Denetçi belgelerinin verilmesi, meslek içi eğitimlerin yürütülmesi, etik denetimlerin geliştirilmesi ve teknik yeterlilik süreçlerinde meslek odaları yeniden etkin rol üstlenmelidir.

Bununla birlikte yapı denetim sisteminin sorunlarının çözümü için kalıcı bir diyalog ve koordinasyon mekanizması oluşturulmalıdır. Yapı denetim kuruluşlarının resmi temsilcileri, şirket sahipleri, denetçi mimar ve mühendisler, yardımcı kontrol elemanları, TMMOB ve bağlı meslek odaları, ilgili Bakanlık birimleri ile il müdürlükleri düzenli aralıklarla bir araya gelmelidir.

Bu toplantılar yalnızca mevzuat değişikliklerinin görüşüldüğü platformlar değil; uygulamada yaşanan sorunların değerlendirildiği, çözüm önerilerinin geliştirildiği ve sektörün ortak aklının oluşturulduğu kurumsal mekanizmalar haline getirilmelidir.

Ayrıca zemin etütleri, laboratuvar raporları ve diğer teknik veriler belirli periyotlarla meslek odalarının değerlendirmesine açılmalı, bilimsel denetim mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Reformun Yolu Ortak Akıldan Geçmektedir

Bugün tartışılması gereken sadece yapı denetim kuruluşların sorunları değildir. Asıl tartışılması gereken, nasıl bir kentleşme anlayışı ve nasıl bir kamusal denetim sistemi istediğimizdir.

İmar aflarıyla hukuk dışı yapılan yapıların ödüllendirildiği planlama ilkelerinin sermaye baskısıyla aşındırıldığı, bilimsel kurumların karar süreçlerinden dışlandığı bir düzende deprem ve afet dirençli kentlerin yaratılmasından söz etmek mümkün değildir. Güvenli kentler, bilimsel planlama, güçlü kamusal denetim ve nitelikli teknik hizmetlerle kurulabilir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla bürokrasi ya da daha ağır yaptırımlar değil;  bilimin ve tekniğin rehberliğinde işleyen, meslek odalarının etkin biçimde katıldığı, teknik emeğin korunduğu ve kamusal yararın esas alındığı demokratik bir yapı üretim ve denetim sistemidir.

TMMOB ve bağlı meslek odalarının yıllardır dile getirdiği uyarılar dikkate alınmadan, üniversitelerin bilimsel birikimi karar süreçlerine yansıtılmadan ve teknik meslek insanlarının deneyimi değerlendirilmeden kalıcı çözümler üretilemez.

Deprem güvenliği yalnızca mühendislik meselesi değildir; aynı zamanda bir kamu yönetimi, demokrasi ve toplumsal adalet meselesidir.  Yapı denetimde reform talebi de yalnızca sektörün değil, güvenli ve afet dirençli kentlerde yaşamak isteyen milyonlarca yurttaşın ortak talebidir.

Bu nedenle yapı denetimde reform mücadelesi, aynı zamanda yaşam hakkına, kamusal yararı, bilimsel planlamayı, mimar, mühendis ve şehir plancısı meslektaşlarımızın emeğini savunma mücadelesidir.

 

 

Yazar- Ahmet Erkan 29 Haziran 2026 Pazartesi