- “Mimarlıkta Kuram Sempozyumu’na Doğru Giderken; “Mimarlar Odası Öğrenci Üye Grupları Arası, Ön Kolokyumlu Mimarlık Eleştirisi Yarışması” Hazırlık Süreçleri…
- Alan memnun, satan memnun…
- “Adalet Güvenceli Hukuk”un Mantığı; “Kamuyasal Toplum”un Matematiksel Özüdür!…
- İstanbul’a dair
- Ne Kadar Güzel Bir Şey Şu “Hayal Kurmak…”
- Doğan Kuban’ın anısına… “İstanbul’un tarihi mirası baygın…”
TMMOB Mimarlar Odası 50. Dönem Genel Kuruluna Giderken: Görevlerimiz
Ahmet Erkan
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi
‘’Fark etmek acıydı ama gerekliydi’’
‘’İnsan bazen hayatı boyunca kaçtığı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalır. Bu yüzleşme çoğu zaman sessizce gelir ve derin bir kırılma yaratır. Çünkü fark etmek, yalnızca dışarıdaki olayları anlamak değil, insanın kendisine dair yanıldığı şeyleri de görmesidir. Güvendiği insanların değişebileceğini, bazı bağların sandığı kadar güçlü olmadığını ve yıllarca tutunduğu düşüncelerin aslında onu yavaşça tükettiğini kabul etmek kolay değildir. İnsan, bazen en büyük hayal kırıklığını başkalarında değil, sessiz kabullenişlerinde bulur. Yine de fark etmek gereklidir. Çünkü insan ancak gerçeği gördüğünde büyümeye başlar. Acı veren farkındalıklar, insanın içindeki farklı umutları, alışkanlıkları ve kendini kandırdığı düşünceleri yavaş yavaş ortadan kaldırır. Bu süreç yorucu ve sarsıcıdır ama aynı zamanda insanı daha gerçek bir hayata yaklaştırır. Bazı acılar insanı yalnızca incitmez; aynı zamanda onu uyandırır. Ve bazen insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik canını acıtsa bile gerçeği inkar etmeyi bırakmasıdır.’’
CHRISTY BROWN / Sol Ayağım
Mimarlar Odası’nın 50. Dönem Genel Kurulu’na yaklaşırken, önümüzde duran sorun yalnızca yeni bir yönetim belirlemek değildir. Asıl sorun, örgütsel hafızamızı yeniden değerlendirmek, meslek mücadelemizin yönünü netleştirmek ve odamızın hangi politik ve demokratik zeminde geleceğe taşınacağını belirlemektir.
Bu tartışmanın merkezinde tek bir soru yer almaktadır:
Mimarlar Odası, merkezi ve yerel yönetimlerin yarattığı saçma gündemi tartışmaktan öte; ulusal mimarlık politikaları konusunda gündemi belirleyen, kamusal yararı ve toplum çıkarlarını esas alan; demokratik katılımı büyüten, kolektif üretimi güçlendiren ve sermaye odaklı kent politikalarına karşı mücadeleyi örgütleyen toplumsal bir güç haline nasıl yeniden kavuşabilir?
Çünkü yaşadığımız dönem, yalnızca ekonomik krizlerin ya da mesleki sorunların yoğunlaştığı bir zaman aralığı değildir. Aynı zamanda aidiyet duygusunun zayıfladığı, örgütsel ilişkilerin daraldığı ve demokratik katılımın biçimsel hale geldiği bir eşiktir.
Meslek odaları sadece mesleki hakların savunulduğu kurumlar değildir. Aynı zamanda kamusal yararın, kent hakkının, demokratik kültürün ve toplumsal sorumluluğun örgütlendiği ve savunulduğu alanlarıdır.
Bu nedenle meslek odalarının yaşadığı sorunları yalnızca merkezi hükümetin ve yerel yönetimlerin baskıcı ve dışlayıcı politikalarıyla açıklamak yeterli değildir. Çünkü yaşanan örgütsel zayıflama, dış müdahaleler kadar iç çözülmelerle, dar grupçu yaklaşımlarla ve örgütsel sorunlarla da ilişkilidir.
Elbette merkezi iktidarın ve yerel yönetimlerin planlama süreçlerinden meslek odalarını dışlayan yaklaşımı önemli bir sorundur. Kamusal alanların piyasa ilişkilerine açılması, meslek alanının sermaye merkezli dönüşümlere teslim edilmesi ve karar süreçlerinde uzmanlığın değersizleştirilmesi ciddi bir baskı yaratmaktadır.
Ancak örgütler sadece dış müdahalelerle zayıflamaz.
Demokratik reflekslerini kaybettiklerinde, eleştiri-özeleştiri süreçlerini işletemediklerinde ve üyeleriyle güçlü bağ kuramadıklarında da çözülmeye, daralmaya başlarlar.
Mesleğimiz açısından mevcut durum değerlendirilmesi
Mimarlık mesleği uzun süredir ağırlaşan ekonomik koşullar altında varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.
İşsizlik, düşük ücretler, güvencesizlik ve mimarın teknik elemana indirgenmesi; mesleğin kamusal niteliğini zayıflatmaktadır.
Birçok genç mimar düşük ücretlerle çalışmakta, serbest çalışan mimarlar ağır ekonomik baskılarla karşı karşıya kalmakta, olşan büyük tekelleşme karşısında sahipsiz ve savunmasız kalmaktalar, büyük kentler dışında çalışan meslektaşlar ise örgütsel ilişkilerin ve mesleki dayanışmanın dışında kalmaktadır.
Uluslararası çatışmalar, ekonomik belirsizlikler, göç hareketleri ve siyasal krizler; toplumsal yaşam kadar meslek alanını da doğrudan etkilemektedir.
Kentler bu dönüşümün en görünür aktörleri, rant merkezleri alanı haline gelmiştir.
Plansız büyüme, haksız kazanç odaklı dönüşüm politikaları, deprem riskine rağmen yoğun yapılaşma, içme suyu havzalarının yapılaşmaya açılması, tarım alanlarının ve doğal yaşamın sermaye baskısıyla dönüşmesi; tarihi ve kültürel varlıkların yok edilmesi, sağlık alanlarının özelleştirilmesi, her yerde ihya projelerinin uygulanması kentleri kırılgan hale getirmektedir.
Mimarlık bu dönüşümün merkezindedir.
Çünkü mimarlık sadece yapı üretmek değildir. Kent yaşamını, kamusal ilişkiyi ve toplumsal geleceği biçimlendiren teknik ve bir o kadar da politik bir sorumluluk alanıdır.
Bu nedenle Mimarlar Odası’nın mücadelesi yalnızca meslek haklarını savunmakla sınırlı görülemez. Mesleki sorunlar konusunda mücadelenin zayıf kaldığını söylemek çok haksız sayılmaz. Ancak odanın vermesi gereken mücadele de sadece meslek sorunlarına indirgenemez
Kent hakkını, kamusal yararı, demokratik planlamayı ve doğayı savunmak da bu mücadelenin ayrılmaz parçasıdır.
Örgütsel Daralma ve Demokratik İhtiyaç
Mimarlar Odası’nın karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, örgütsel alanın dar grupçu anlayışlar tarafından kuşatılması ve oda yaşamının giderek sınırlı çevrelerin kendi siyasal ve örgütsel pozisyonlarını yeniden ürettiği kapalı bir yapıya dönüşmesidir.
Eleştiriyi tehdit olarak gören, farklı görüşleri dışlayan ve karar süreçlerini dar gruplar içinde tutan anlayışlar; örgütsel bütünlüğü, demokratik katılımcılığı, örgüt içi demokratik işleyişi, adaleti ve güven duygusunu zayıflatmaktadır.
Ancak bu daralma yalnızca düşünsel bir mesele değildir; aynı zamanda örgütsel ilişkilerin üretim biçimiyle doğrudan bağlantılıdır.
Son yıllarda giderek belirginleşen bir eğilim, örgüt içi ilişkilerin dar grupçuluk ve hizipleşmeler üzerinden şekillenmesidir.
Bu durum, örgütsel yaşamı liyakat ve emek üzerinden değil; aidiyet ve hizip ilişkileri üzerinden yeniden kurma riskini beraberinde getirmektedir.
Komite ve komisyonlarda emek veren, üreten ve sorumluluk alan meslektaşlardan çok; belirli çevrelere yakın olan kişilerin alınması, delege veya yönetim kurulu üyesi yapılması, temsil mekanizmalarının zayıflamasına neden olmaktadır.
Bu koşullarda örgütsel ortam giderek güvensiz hale gelmekte, kolektif irade zayıflamakta ve karar alma süreçleri şeffaflıktan uzaklaşmaktadır. Sorunun daha da ağırlaşan yönü ise, yalnızca delegasyon süreçlerinin değil; oda organlarının, komisyonların ve yönetsel yapıların oluşumunun da dar siyasal çevreler, gruplar tarafından belirlenmesidir. Böylece örgütsel irade tabandan yukarıya doğru oluşan demokratik bir süreç olmaktan çıkmakta; kararlar çoğu zaman üyelerin kolektif katılımıyla değil, belirli çevrelerin onayı ve yönlendirmesiyle biçimlenmektedir.
Bu koşullarda giderek kimseye güvenilmeyen bir yapı ortaya çıkmakta, karar alma süreçleri şeffaflıktan uzaklaşmaktadır.
Daha da sorunlu olan nokta, kararların giderek tek merkezden, hatta zaman zaman tek bir odak üzerinden alınan icazetlerle yürütülmesidir.
Bu durum, örgütsel birlik ve disiplin söylemi altında meşrulaştırıldığında ise, aslında demokratik olmayan bir merkeziyetçiliğin üzeri örtülmektedir.
Bu merkeziyetçilik, görünürde örgütsel bütünlüğü koruma iddiası taşısa da, pratikte örgütün çoğulcu yapısını zayıflatmakta ve karar süreçlerini daraltmaktadır.
Bu nedenle bu eğilimi, gizli bir otoriterleşme biçimi olarak da değerlendirebiliriz.
Bazı şubelerde örgütsel yapının belirli bir merkez etrafında oluşturulması ve kontrol edilmesi, karar alma süreçlerini katılımcılıktan uzaklaştırarak merkeziyetçi, hatta tek adam ya da başkanlık sistemi benzeri bir yönetim anlayışına sürüklemektedir.
Oysa meslek örgütlerinin gücü, merkezileşmiş yapılardan değil; katılımcı, çoğulcu ve yerinden yönetim anlayışından gelir.
Bir örgüt, farklı düşünceleri bastırarak değil; onları bir arada tutarak güçlenir.
Bu nedenle gerçek demokratikleşme, yalnızca yapısal bir reform değil; aynı zamanda örgütlerin yönetim kültürlerinin merkeziyetçiliğe karşı özgürlükçü, demokratik katılımcı yönde dönüşümüdür.
Özümüze Dönmek
Değişimden söz ederken anlatılmak istenen, geçmişi reddetmek değildir.
Asıl ihtiyaç, Mimarlar Odası’nın tarihsel özüne dönmesidir. Değişim var olan yöneticilerin gitmeleri yerine yeni yöneticilerin gelmesi hiç değildir. Değişimden kastedilen zihniyetin değişmesidir.
Bu öz; kamusal yararı savunan, toplumsal sorumluluğu önceleyen, demokratik katılımı büyüten ve meslek etiğini merkeze alan mücadele geleneğidir. Aynı zamanda 68 kuşağının yarattığı eşitlikçi, toplumcu, anti-emperyalist ve dayanışmacı değerleri sahiplenmektir. Çünkü Mimarlar Odası’nın tarihsel birikimi, yalnızca mesleki bir örgütlenmenin değil; toplumsal muhalefetin, kamucu anlayışın ve halktan yana duruşun da bir parçası olarak şekillenmiştir.
Bugün bu tarihsel mirası ve mücadele değerlerini referans alan kimi çevrelerin ideolojik olarak ciddi savrulmalar yaşadığını görmek ise ayrıca düşündürücüdür. Ancak bu tabloyu bir yana bıraksak bile, özellikle Mimarlar Odası’nın büyük şubelerinde belirgin bir sağa kayış gözle görülür hale gelmiştir. Daha da dikkat çekici olan, bu yönelimin açık bir politik tartışma zemininde değil; çoğu zaman sol, demokratik ve ilerici söylemlerle sağa sapmanın üstü örtülerek, örgüt içinde sinsice meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Katılımcılığı daraltan, merkeziyetçiliği güçlendiren, örgütsel iradeyi dar kadroların kontrolüne bırakan anlayışlar; söylemde ne kadar sol görünürse görünsün, pratikte örgütü demokratik mücadele çizgisinden uzaklaştırmaktadır. Oysa toplumcu düşüncenin özü, karar süreçlerinin kolektif hale getirilmesi, eleştiri ve özeleştiri ortamının güvence altına alınması ve örgütsel iradenin tabandan kurulmasıdır.
Örgütsel dönüşüm, ancak bu tarihsel birikimle bağ kurduğunda anlamlı hale gelir. Demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Demokrasi; birlikte karar almak, farklı düşüncelere saygı duymak, eleştiriyi-özeleştiriyi örgütsel gelişimin bir parçası haline getirmek ve mücadeleyi asgari müşterekler üzerinden büyütebilmektir.
Gençler, Kadınlar ve Süreklilik
Mimarlar Odası’nın geleceği, genç mimarların ve kadınların örgütsel yapı içinde daha güçlü yer almasına bağlıdır.
Gençlerin katılımı yalnızca yaşa dayalı bir yenilenme değil; örgütsel sürekliliğin temelidir. Bir örgüt, deneyimini yeni kuşaklara aktarabildiği ölçüde kalıcı hale gelir. Yeni üyelerin süreçlere dahil olması, örgütün canlılığını ve toplumsal bağını güçlendirir.
Ancak son yıllarda odaya katılan bazı yeni üyelerin çeşitli siyasal etiketlerle yaftalandığı görülmektedir. Bu yaklaşım demokratik örgüt anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü örgüt, insanları kategorilere ayırarak değil; ortak mücadele zemini kurarak büyür. Farklı düşüncelerin bir arada var olabilmesi, örgütsel zenginliğin ve demokratik kültürün temel koşullarından biridir.
Kadınların örgütsel yaşamda daha görünür olması ise yalnızca bir temsil meselesi değildir. Kadın özgürlük ideolojisi, demokratik toplum fikrinin en önemli dayanaklarından biridir. Kadının tarihsel olarak yaşamı üretme, koruma ve yeniden kurma rolü; onu doğayla, ekolojiyle ve toplumsal dayanışmayla daha güçlü bir ilişki içine taşımıştır. Bu nedenle kadın mücadelesi yalnızca cinsiyet eşitliği mücadelesi değil; aynı zamanda doğanın, yaşamın ve toplumun sermaye karşısında savunulması mücadelesidir.
Erkek egemen sistemler ise tarih boyunca merkeziyetçilikten, tahakkümden, savaştan, sömürüden ve kandan beslenmiştir. Devletçi ve hiyerarşik yapılar, toplum üzerindeki baskıyı çoğu zaman erkek egemen iktidar kültürü üzerinden yeniden üretmiştir. Bugün dünyanın içine sürüklendiği ekolojik yıkım, savaş politikaları ve derinleşen toplumsal eşitsizlikler de bu tahakkümcü anlayışın ürünüdür.
Bu nedenle kadın özgürlük ideolojisi; daha yerel, daha katılımcı, dayanışmacı ve kolektif bir örgütlenme modelini savunmaktadır. Rekabet yerine paylaşımı, hiyerarşi yerine ortak aklı, tahakküm yerine yaşamı esas alan bu yaklaşım; yalnızca kadınların değil, toplumun bütününün özgürleşmesi açısından yaşamsal önemdedir.
Mimarlar Odası da kadınların karar süreçlerinde eşit biçimde yer aldığı, eleştirinin özgürce ifade edilebildiği ve kolektif iradenin güçlendiği bir örgütsel kültürü büyütmek zorundadır. Çünkü eşitlik, farklılıkların yok sayılmasıyla değil; eşitsizliklerin görülüp dönüştürülmesiyle mümkündür.
Şubeler Arası Dayanışma
Örgütsel gücü yeniden kurmanın yolu, şubeler arasında gerçek bir dayanışma kültürü yaratmaktan geçmektedir. Çünkü güçlü bir örgüt, yalnızca merkezden alınan kararlarla değil; birbirine güvenen, deneyimini paylaşan ve ortak mücadele iradesi geliştiren yapılarla var olabilir. Dayanışmanın ilk koşulu ise karşılıklı güven duygusunun yeniden inşa edilmesidir.
Birbirini rakip olarak gören değil; birikimini paylaşan, eksiklerini birlikte tamamlayan ve ortak sorunlara ortak çözümler üreten şubeler, gerçek anlamda mücadeleci bir örgütsel zemin yaratabilir. Bu güven ortamı oluştuğunda, her şubenin ortak bir manifesto ve ortak mücadele hattı etrafında birleşmesi de mümkün hale gelecektir.
Mimarlar Odası’nın ihtiyaç duyduğu şey; merkeziyetçi bir denetim anlayışı değil, ortak akla dayanan koordinasyon ve kolektif üretim mekanizmalarıdır. Merkezi politikalarla uyumlu çalışan, birbirinin deneyiminden öğrenen ve ortak hedefler doğrultusunda hareket eden bir yapı, örgütsel gücü büyütecek ve mücadele kapasitesini artıracaktır.
Ancak bugün yüzbine yaklaşan üye potansiyeline ve çok geniş bir toplumsal etki alanına sahip olan Mimarlar Odası’nın mevcut örgütlenme modeli ve yönetmelikleri, ne örgütü sağlıklı biçimde yönetmeye ne de biriken sorunlara kalıcı çözümler üretmeye yeterlidir. Ne yazık ki mevcut yapı büyük ölçüde geçmiş dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş; bugünün karmaşık mesleki, toplumsal ve siyasal sorunlarına yanıt üretmekte giderek zorlanan bir hale gelmiştir.
Bu nedenle sorun yalnızca mevcut yönetmelikleri uygulamak değildir. Asıl ihtiyaç, onların sınırlarını aşabilecek yeni örgütsel modeller geliştirebilmek ve bunları hayata geçirebilmektir. Örgütü canlı tutacak olan şey statik kurallar değil; katılımcılığı büyüten, üretimi artıran, kolektif iradeyi güçlendiren ve mücadeleyi süreklileştiren örgütlenme biçimleridir. Yönetmelikler yalnızca çerçeve sunabilir; mücadeleci bir örgütü asıl ayakta tutan şey ise ortak amaçlar etrafında birleşmiş politik irade ve kolektif çalışma kültürüdür.
Bu noktada MYK’nın koordinasyonunda temsilciliklerin, BKBT’lerin ve şubelerin yalnızca idari işlerin yürütüldüğü yapılar olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu alanlar; düşünce üreten, tartışan, politika geliştiren, meslek alanına müdahale eden ve üyeleri örgütleyen gerçek çalışma ve üretim merkezlerine dönüştürülmelidir. Bunun en önemli yolu ise aynı hedefe inanan, ortak mücadele bilinci taşıyan ve örgütsel sorumluluğu paylaşan bir yapı kurabilmektir.
Bilmeliyiz ki örgütler yalnızca seçimlerle ya da yönetsel mekanizmalarla güçlenmez. Bir örgütü güçlü kılan şey; üyelerinin kendisini o yapının gerçek öznesi olarak hissetmesi, ortak mücadele hattına inanması ve kolektif emeğin parçası haline gelmesidir. Eğer temsilcilikler, BKBT’ler ve şubeler kendi bulunduğu alanlarda söz üreten, üyelerini sürece katan ve ortak çalışma kültürünü büyüten merkezlere dönüşebilirse; Mimarlar Odası yalnızca mesleki bir kurum değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal mücadele odağı haline gelecektir.
Şubeler arası koordinasyon Merkez Yönetim Kurulu üzerinden yürütülen mevcut ilişkilerle ve yönetmeliğe göre olan toplantılarla sınırlı kalmamalıdır. Bunun yanında ortak çalışma ağları, sürekli tartışma platformları ve kolektif üretim alanları oluşturulmalıdır. Özellikle şube yöneticilerinin mesleki ve politik başlıklarda düzenli olarak bir araya geleceği örgüt içi eğitim programları hayata geçirilmelidir. Bu buluşmalar yalnızca bilgi aktarımının yapıldığı teknik toplantılar değil; örgütün yaşadığı sorunların açık biçimde tartışıldığı, eleştirilerin ifade edildiği ve çözüm önerilerinin kolektif biçimde geliştirildiği demokratik zeminler haline gelmelidir.
Bu tartışmalar sonucunda ise belirli alanlara odaklanan çalışma grupları oluşturulmalıdır. Meslek hakları, genç mimarların sorunları, kadın çalışmaları, ekoloji, kent politikaları, yerel demokrasi, örgütlenme modeli ve eğitim gibi başlıklarda oluşturulacak kolektif çalışma grupları; hem örgütsel üretimi artıracak hem de şubeler arasında sürekli bir dayanışma ilişkisi kuracaktır. Böylece bilgi ve deneyim belirli merkezlerde toplanan bir ayrıcalık olmaktan çıkacak, bütün örgüte yayılan ortak bir hafızaya dönüşecektir.
Mimarlar Odası ayrıca; farklı alanlarda çalışan, deneyim sahibi, söz üretebilen ve örgütsel hafızayı taşıyan yöneticilerin katılımıyla güçlü danışma kurulları oluşturmalıdır. Ancak bu yapılar yalnızca meslektaşlardan oluşan dar bir çerçeveyle sınırlı kalmamalıdır. Çünkü mimarlık; kent, ekoloji, emek, kültür, toplumsal yaşam ve kamusal alan mücadelelerinden bağımsız düşünülemez. Bu nedenle danışma kurulları; farklı mesleki disiplinlerden uzmanların, öğrencilerin, kent savunmalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve toplumsal mücadele alanlarında söz üreten temsilcilerin katılımıyla oluşturulmalıdır.
Böyle bir yapı, Mimarlar Odası’nın yalnızca kendi içine konuşan bir meslek örgütü olmasının önüne geçecek; toplumsal muhalefetle bağlarını güçlendiren, çok yönlü düşünebilen ve ortak mücadele hattı kurabilen bir anlayışı büyütecektir. Kent mücadelesi yalnızca mimarların değil; emeğiyle yaşayanların, öğrencilerin, kadınların, ekoloji hareketlerinin ve kent hakkını savunan bütün toplumsal kesimlerin ortak mücadelesidir.
Bu kurullar yalnızca görüş bildiren sembolik yapılar olmamalıdır. Her danışma kurulu belirli bir konuya odaklanmalı; ilgili alandaki sorunları tespit eden, çözüm önerileri geliştiren ve somut çalışma programları oluşturan üretken mekanizmalara dönüşmelidir. Örneğin ekoloji, genç mimarlar, kadın çalışmaları, deprem, kent politikaları, meslek hakları, eğitim, yerel demokrasi ve emek süreçleri gibi başlıklarda oluşturulacak danışma kurulları; yalnızca tartışma yürütmekle kalmamalı, aynı zamanda mücadele hattını ve çalışma planlamasını da ortaya koymalıdır.
Bu yaklaşım, örgütsel aklı birkaç kişinin karar alanına sıkıştıran merkeziyetçi anlayış yerine; kolektif düşünceyi, katılımcılığı ve toplumsal dayanışmayı büyüten demokratik bir örgüt modelinin gelişmesini sağlayacaktır.
Şubeler, MYK öncülüğünde belirli aralıklarla düzenli biçimde bir araya getirilmeli; ortak karar süreçlerini hayata geçirecek iki yıllık çalışma programları hazırlanmalıdır. Örgütsel dönüşüm yalnızca niyetle değil; süreklilik taşıyan bir çalışma disipliniyle mümkündür. Burada zaman büyük önem taşımaktadır. Örgütün kendi çalışma aksını oluşturabilmesi için gerekli tartışma ortamına, kolektif üretim alanlarına ve yeterli zamana sahip olması zorunludur.
Kararların yalnızca seçim dönemlerine sıkışmadığı, düzenli buluşmalarla ortak politikaların üretildiği bir yapı; örgütsel sürekliliği güçlendirecek ve Mimarlar Odası’nı yeniden mücadeleci bir hatta taşıyacaktır. Genel merkezin koordinasyonunda, hangi şubenin hangi alanda desteğe ihtiyaç duyduğu ve bu ihtiyacın hangi şube tarafından karşılanabileceği ortak bir planlamayla belirlenebilir. Böylece dayanışma soyut bir söylem olmaktan çıkar; örgütlü, planlı ve kolektif bir çalışma biçimine dönüşür.
49.Dönemin Hafızası, 50. Dönemin Mücadele Aksı
50.Dönemde ortaya çıkan birlikte üretme ve birlikte yönetme anlayışı, Mimarlar Odası açısından yalnızca geçici bir yönetim pratiği değil; önemli bir örgütsel ve politik deneyim yaratmıştır. Farklılıkların birlikte çalışabildiği, ortak emeğin öne çıktığı, dayanışmanın güç kazandığı ve kolektif aklın daha görünür hale geldiği bu süreç; yeni dönemin en önemli kazanımlarından biridir.
Her ne kadar bu anlayışı geriye çekmek isteyen, geçmişin merkeziyetçi ve tekçi yöntemlerini yeniden üretmeye çalışan yaklaşımlar bulunsa da; ortaya çıkan demokratik kültür artık kolayca tasfiye edilebilecek bir noktada değildir. Çünkü bir kez birlikte üretmenin, birlikte karar almanın ve dayanışmayla güçlenmenin olanakları görülmüştür. Bu hafıza artık örgütün kolektif belleğine kazınmıştır.
Unutulmamalıdır ki, karşıtlarımızın mücadele araçları ve yöntemleriyle mücadele ederek farklı bir gelecek kuramayız. Aynı merkeziyetçi, dışlayıcı ve denetimci yöntemleri yeniden üreterek yalnızca onların kötü birer taklitçisi haline geliriz. Bu nedenle mesele yalnızca sorunlarımızın nedenlerini tespit etmek değildir; o sorunları hangi yöntemlerle çözeceğimizi de doğru belirlemektir. Eğer demokratik bir örgüt istiyorsak, mücadele yöntemlerimiz de demokratik olmak zorundadır. Eğer dayanışmayı savunuyorsak, örgütsel ilişkilerimizi de dayanışma üzerine kurmak zorundayız. Yöntem ile hedef birbirinden kopuk değildir; kullanılan yöntemler zamanla örgütün karakterini belirler.
50.Dönem seçimlerinin kaderini de tam olarak bu anlayış belirleyecektir. Birlikte üretme, birlikte yönetme ve kolektif mücadele kültürü, yeni dönemin gerçek gücü olacaktır. Bu iradeyi en güçlü biçimde ise şubelerin yönetim kurulları, temsilcilikleri, BKBT’leri ve örgütsel üretim alanları taşıyacaktır. Biliyoruz ki örgütün gerçek gücü, yalnızca merkezde değil; bulunduğu her yerde söz üretebilen, mücadele eden ve dayanışmayı büyüten kadrolardan doğar. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur.
Önümüzdeki dönemde temel sorumluluklarımız açıktır. 29 şubenin ortak politikalar etrafında bir araya gelmesini sağlamak, şubeler arası dayanışmayı büyütmek ve örgütsel kopuklukları gidermek zorundayız. Mimarlar Odası politikalarını yalnızca MYK üyelerinin sorumluluğu olarak görmekten vazgeçmeli; bütün şubelerin ortak üretimine dayanan kolektif bir anlayışı hakim kılmalıyız. Merkezi birkaç kişinin omzuna yıkılmış bir örgüt modeli sürdürülebilir değildir. Güçlü örgüt; sözün, emeğin ve sorumluluğun tabana yayıldığı örgüttür.
Ekonomik sorun yaşayan şubeler dayanışma kültürüyle desteklenmeli, eksik kalmış alanlarda çalışmaları yeniden başlatacak destekler verilmeli, örgütsel disiplin merkez ile şubeler arasında yeniden kolektif bir anlayışla kurulmalıdır. Hiçbir örgüt tek başına güçlenemez. Bir şubenin yalnızlaşması, aslında bütün örgütün zayıflaması anlamına gelir. Buna karşılık ortak mücadele kültürü büyüdüğünde, örgüt yalnızca yönetsel olarak değil; siyasal ve toplumsal olarak da güç kazanır.
Elbette karşımıza engeller çıkacaktır. Alışılmış ilişkilerden beslenenler, örgütü dar alanlara sıkıştırmak isteyenler ve birlikte üretme kültüründen rahatsız olanlar olacaktır. Ancak sorunlarını çözebileceğine inanan, ortak mücadele iradesi taşıyan ve geleceği birlikte kurmaya kararlı bir topluluğu hiçbir güç geriye düşüremez, engelleyemez.
Önümüzdeki dönem; demokrasiye, dayanışmaya, kolektif emeğe ve birlikte üretme kültürüne inanan kadroların dönemi olacaktır. Çünkü gelecek; birbirine güvenenlerin, birlikte mücadele edenlerin ve örgütlü dayanışmayı büyütenlerin olacaktır.







