Dilovası işçi katliamı duruşmasının ardından: Biz mimarlara buradan nasıl dersler çıkar?

Yazar- Elif Karçık 22 Nisan 2026 Çarşamba

Sevgili meslektaşlarım,

8 Kasım 2025 günü Kocaeli’nin Dilovası kentinde, fason parfüm dolumu yapan atölyede meydana gelen patlamada 3 çocuk 6’sı kadın 7 işçinin hayatını kaybettiği davanın ilk duruşması 24-27 Mart’ta Kocaeli Kandıra Cezaevi Kampüsünde görüldü. Davayı iki gün yerinde takip etme imkânım oldu ve izlenimlerimle birlikte buradan biz mimarları da ilgilendirdiğini düşündüğüm konuları siz meslektaşlarımla paylaşmayı bir zorunluluk olarak görmemden kaynaklı bu metni kaleme almayı görev bildim.

Öncelikle belirtmek isterim ki, bu davanın alenileşmemesi ve duruşmaya katılımın daha az olması için kent merkezinden oldukça uzak olan Kandıra Ceza İnfaz Kurumu Kampüsüne adeta kaçırılması bilinçli bir tercihtir. Aileler yalnızlaştırılamaya çalışılmış, duruşmanın ilk celsesi izole bir mekânda görülmüştür. Buna rağmen, duruşmaya birçok demokratik kitle örgütü; meslek örgütü, emek örgütü, siyasi parti temsilcileri, milletvekilleri katılmıştır. Duruşmanın gerçekleştiği dört gün boyunca, yalnızca patlamanın meydana geldiği Raviva Kozmetik’e özgü bir tabloyla karşı karşıya olmadığımız, bugün özellikle kadın ve çocuk işçilerin nasıl bir sömürü içerisinde olduğunu, Türkiye’deki vahşi çalışma düzeninin teşhirini ve bu düzenin nereye doğru gittiğini de gözler önüne seren bir süreç yaşadık.

Bu süreçte dinlediğimiz tanıklar ve aile yakınları; işçilerin güvencesiz, kayıt dışı, sigortasız çalıştırıldığı, düşük ücretlerle, günlük 600-700 lira yevmiye ile, gece mesailerine kadar çalıştırıldığı, düzgün bir yemek dahi verilmeden, tuvalete gitme imkânı bulamadan, iş güvenliği ekipmanları olmadan, kendi evlerinden getirdikleri kıyafetler ve yiyeceklerle çalışmak zorunda bırakıldıkları gerçekliğini ifade ettiler. Babası kanser olduğu için çalışmak zorunda olan çocukların, 60 yaşında kalp rahatsızlığı olmasından kaynaklı başka bir yerde iş bulamadığı için sigortasız çalışmayı mahkûm edilen teyzelerin, üç çocuğunun bakımının yanında eğitim ve diğer ihtiyaçları için eve gelir getirmek zorunda olan kadınların öyküsüydü bu, dile kolay. Esnekliği, kuralsızlığı ve keyfiliği dayatan neoliberal politikalar ile kadınları ve çocukları ucuz işgücü olarak gören erkek egemen düzen iç içe geçerek kaçak atölyede çalışmaya mecbur etmişti yaşamları. Sömürü derinleşmiş, kadın ve çocuklar iş cinayetinde hayatını kaybetmişti.

Diğer taraftan binanın yalnızca kaçak bir tadilat geçirmediğini, başlı başına kaçak bir yapı olduğunu ve hakkında yıkım kararı olmasına rağmen yıkılmadığını da öğrendik. İŞKUR binasının hemen yanı başında bulunan bir imalathaneden bahsediyoruz ve bunun görülmemiş, duyulmamış olmasının imkânı olmasa gerek. Ailelerin, defalarca CİMER üzerinden, belediyelere ve ilgili kurumlara şikâyette bulunduğunu; hem yaşanılan sömürüyü ve çalışma koşullarını hem kayıt dışı çalıştırmayı hem de ruhsatsız yapı ile ilgili başvurular yaptığını biliyoruz. Ancak buna rağmen ne Dilovası Belediyesinin ne Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ne de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının bu konuda gerekli adımları atmadığını ve süreçleri işletmediğini görüyoruz. Denetime giden zabıta memurları ise parfüm dolu kutularla ve çeşitli hediyelerle geri gönderilmiş; herkes her şeyi bilmesine rağmen müdahale etmemiş! Denetimden sorumlu yerel yönetim ve merkezi yönetimin, işçileri denetimsizliğe mahkûm ettiğini, kamu görevlilerinin de görevlerini yerine getirmediğini hep birlikte duymuş, görmüş, bilmiş olduk.

Tutuklu yargılanan sanıkların savunmalarına bakıldığı zaman ise öfkelenmemek elde değildi. İşverenlerin, daha fazla kar hırsı uğruna işçiler için hayatı nasıl cehenneme çevirdiklerini dinledik, kendilerinin ne kadar basiretli, saygın ve özverili iş insanları olduklarını anlattılar bize (!) Özellikle suçluyu kayırma suçundan yargılanan Ali Osman Akat’ın savunması sırasında mağdurların avukatlarına ve hayatını kaybeden aile yakınlarına dönerek “sesim basiretli geliyor mu?” ve “şov yapmayın, benim üzerimden prim yapmayın” çıkışı, hatta kendisini “büyük balina”, etrafındaki herkesi ise “küçük balık” olarak nitelendirmesi patronların neye ve kime güvendiğini yukarıda da ifade ettiğim gerçekler düşünüldüğünde açık bir biçimde gösteriyor. Üstelik mahkeme heyeti bu konuda gerekli müdahaleyi yapmadı ve mağdurların avukatlarının zorlamasıyla bu konuşmalar tutanaklara geçmiş oldu. Yine Ali Osman Akat, Kocaeli İl Emniyet Müdür Yardımcısı ile bağlantısı olduğunu ve patlamadan sonraki gelişmeleri bu bağlantı üzerinden takip ederek bilgi sahibi olduğunu itiraf etti. Ali Osman Akat’ın Ravive Kozmetik ile doğrudan bağlantısı olmasa da dolayımlı olarak burada dolum işleri yaptırdığı ve şirket sahibi yeğenlerinin danışanı, akıl hocası olduğu gün gibi ortadaydı.

İsmail Oransal ve abisi Ali Altay Oransal ise şirketin sahibi olmalarına rağmen herhangi bir yetkilerinin ve görevlerinin olmadığını, sadece kâğıt üzerinden şirketin sahibi gibi göründüklerini ifade ettiler. İddialarına göre tutuklu yargılandığı sırada hayatını kaybeden babaları Kurtuluş Oransal işletmeyi yönetiyordu, kendilerinin ise hiçbir bağı yoktu (!) Ancak ölen işçi ailelerinin anlattıkları ve bu isimlerin çelişkili ifadeleri bu durumun böyle olmadığını da açıkça ortaya koydu. Ali Altay Oransal’ın mezun olduğu lisans bölümü düşünüldüğünde, imalat ve iş güvenliğiyle ilgili herhangi bir bilgisinin olmadığını inanmak anormal bir durum olurdu. İsmail Oransal’ın eşi Aleyna Oransal ve Gökberk Güngör ise Ravive Kozmetik ile ortak üretim yaptığı bilinen LYKKE Kozmetik’in sahipleri olarak olası kastla yargılandılar ve aynı biçimde suçu Kurtuluş Oransal’ın üzerine yıktılar. Olası kastla yargılanan dört isim de asıl suçlunun, Kurtuluş Oransal olduğunu iddia ederek kendilerini aklamaya çalıştılar, tanıkların ifadeleri ise durumun hiç de böyle olmadığını herkese gösterdi.

Bugün, her 4 saatte bir işçinin hayatını kaybettiği bir çalışma rejiminin kurulduğu bir düzlemde, avukatların mücadelesiyle bankalara müzekkere yazılarak banka hesaplarının incelenmesi, şirket bağlantılarının araştırılması ve Lider Kozmetik sahibi Nail Köse’nin dinlenmesine karar verildi. Buradaki ilişki ve ticari ağlarının ortaya çıkarılarak tüm bir sorumluların yargılanması ve hak ettikleri cezayı alması bir daha benzer iş cinayetlerinin yaşanmaması açısından kritik öneme sahip. Kamu görevlileri açısından ise soruşturma devam ediyor, mahkeme heyeti soruşturmanın akıbetinin de sorulmasına karar verdi. İkinci celsesi 20 Mayıs’ta görülecek davanın ilk celsesini bir ölçüde özetlemeye çalıştım.

Bunun yanında, işçi sağlığı açısından yapı güvenliğinin, yapı üretim ve denetim süreçlerinin kritik bir öneme sahip olduğunu da görmüş olduk. Patronun, 300 bin lira ücreti fazla bulduğu için yangın merdiveni yaptırmadığının ifade edilmesi, iş güvenliğinin bir maliyet unsuru olarak görüldüğünü gözler önüne sermiş oldu. Ravive Kozmetik’in yer aldığı bina tamamen kaçaktı ve yalnızca arsa tapusu bulunuyordu. Kaçak yapının işletme ruhsatı da yoktu elbette, üstelik parfüm dolum gibi yüksek risk sınıfına giren bir iş yapılıyordu! Yapı inşaatının veya bir işletmenin ruhsat, projelendirme ve uygulama süreçlerinin nasıl yürütüleceği yönetmeliklerde açık biçimde tanımlanmıştır. Ancak burada daha baştan başlayan bir sorun olduğu ve bu konuda ilgili kurumların harekete geçmediği ve müdahale etmediğini öğrenmiş olduk.

Üstelik karşı karşıya olduğumuz durum sadece tekil bir işletmeyle sınırlı değil, öyle ki tutuklu yargılanan bina sahibi duruşmada, “Dilovası’nın %80’inin kaçak olduğunu ve herkesin bunu bildiğini” ifade etti. Buna rağmen binayı kira vermişti çünkü kamusal denetim eksikliğinden güç bulmuştu; herkesin bilip görmezden geldiği onu mu bulacaktı! Kaçak yapılaşmanın olağan hale geldiği, birçok işletmenin de ruhsatsız bir biçimde her türlü güvenlik önleminden ve tedbirden yoksun bir biçimde üretime devam ettiği işçi havzası Dilovası’nda yaşanan bu katliamın, biz mimarlara da düşündürmesi gereken konular, müdahale etmesi gereken sorunlar olduğunu göstermektedir.

Bunlardan ilkinin yapı üretim ve denetim sürecinin bir bütün olarak kamusal denetime tabii tutulması meselesi olduğunu düşünüyorum. Fiziksel çevre ve planlama dokusunu bozan, kentsel ve sosyal donatıların yetersiz kalmasına yol açan, altyapı hizmetlerinin eksik kalmasına neden olan, birçok çevresel sorunları beraberinde getiren; planlama, mühendislik ve mimarlık hizmetinden faydalanılmadan üretilen yapılar, en başta o yapıda yaşayan halkın can güvenliğini riske atmakla beraber kentlinin, kentin hakkını ihlal etmektir. Burada, yerel yönetimlere planlama, ruhsatlandırma ve denetim konularındaki sorumluluğunu hatırlatmak gerekir. Yerel yönetimlerin bu sorumlulukları etkin bir şekilde sürdürmesi önemli bir konudur. Yerinde tespitler ve gerekli müdahaleler yapılmalıdır. Bu bağlamda, biz mimarlara ve Mimarlar Odasına da görevler düştüğüne inanıyorum. Kaçak yapılaşma konusu on yıllardır tartışılan ancak hala önüne geçilemeyen bir durum olarak karşımızda dururken, politik bir yatırım aracına dönüştürülmüşken bizlere düşen görev, halkın sağlıklı, nitelikli, güvenli yapılarda yaşama hakkını, bilim ve tekniği, mimarlığı savunmaktır. Piyasalaşmış yapı denetim sisteminin karşısında durmak, etkin bir kamusal denetimi savunmaktan ve bunun yol ve yöntemini belirleyip yerel yönetimleri harekete geçirmekten geçmektedir.

İkincisi ise yapı güvenliğiyle ile işçilerin sağlığı ve güvenliğini önceleyen mekânsal üretim sürecinin göz ardı edilmesi meselesi. Bu konuda meslektaşlarımızla birlikte bütünlüklü bir politik hattın oluşturulmasının acil bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi bünyesinde kurulacak İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Komisyonu’nun, bu tartışmaların kolektif bir biçimde yürütülmesi açısından önemli bir zemin olabileceğine inandığımı belirtmek istiyorum. İSİG konusunun, mesleki sorumluluğumuzun asli bir parçası olarak ele alınması ve buradan üretilecek politikaların hayata geçirilmesi için tüm meslektaşlarıma da bir çağrıda bulunuyorum. İş cinayetlerine karşı mücadeleyi büyütmenin gerekliliğinin yanında; bizlerin, işçi sağlığını ve iş güvenliğini gözeten mekânsal üretimler yapmanın ilke ve normlarını, bunu hayata geçirme biçimini birlikte düşünmemiz, birlikte tartışmamız ve birlikte eylememiz gerekiyor. Tüm meslektaşlarımı bu konuda duyarlı ve bilinçli olmaya, usulsüzlüklerin karşısında durmaya ve yapılacak çalışmalara omuz vermeye davet ediyorum.

Bununla birlikte 20 Mayıs’ta Dilovası işçi katliamının ikinci duruşması Kocaeli Kandıra Ceza İnfaz Kurumunda görülecek. Bu davanın takipçisi olmak, ailelerle dayanışma içinde olmak ve adalet mücadelesinin birlikte sürdürmek bir daha benzer katliamların yaşanmaması için önem taşıyor. İş cinayeti düzenine dur demek, mesleki ve toplumsal bir sorumluluğumuz gereğidir.

İş cinayetlerine karşı örgütlü mücadeleyi büyütelim!

Elif Karçık

Yazar- Elif Karçık 22 Nisan 2026 Çarşamba