İYİLER İYİDİR
Ahmet Erkan
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi
“Herkes dünyanın kötüye gittiğini kabul ediyor da kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmiyor.”
— Lev Tolstoy
Tolstoy’un bu cümlesi, insanlık tarihinin en büyük ikiyüzlülüğünü çıplak biçimde ortaya koyar. Kötülük hep dışarıdadır; başkalarındadır, iktidardadır, devlettedir, sistemdedir. Oysa kötülük, tam da bu sorumluluğu başkasına devrettiğimiz yerde kök salar. İnsan kendini akladıkça, dünya biraz daha kararır.
Herkes dünyanın daha yozlaşmış, daha saygısız, daha huzursuz bir yer hâline geldiğinden söz eder. Ama bu tablonun bir parçası olan kendi tutumlarını sorgulamaktan özellikle kaçınır. “Toplum kötüye gidiyor” demek, bireyi sorumluluktan kurtaran konforlu bir alandır. Oysa dünya, birbirinden bağımsız işleyen soyut bir mekanizma değildir; tek tek insanların tercih ve davranışlarının toplamıdır. İnsan, kendi hatalarını görmezden gelip değişimi yalnızca başkalarından beklediği sürece, eleştirdiği o büyük karanlığın bir parçası olmaya devam eder. Gerçek iyileşme, dışarıdaki kalabalıkları yargılamadan önce aynaya bakmakla ve kendi payımıza düşen hataları kabul etmekle başlar.
İyi olan ne varsa, iyi düşünen, empati kurabilen, acıyı hissedebilen insanların çabalarıyla yaratılmıştır. Acı, çıplak bir gerçektir. Bu gerçeği göremeyen hiçbir insan, hiçbir ideoloji, hiçbir sistem iyilik üretemez. Çünkü acı ideoloji, din, dil, ırk tanımaz.
Bir insanın açlığı, bir çocuğun gözündeki korku, bir babanın çaresizliği, bir annenin feryadı, emeğin sömürülmesi… Bunların hiçbiri yanında taşıdığın kimliğe bakmaz. Acı, sana hangi taraftasın diye sormaz. Ne hangi partiye oy verdiğini, ne hangi dine inandığını sorgular. Çünkü gerçek acı kimliklerden önce gelir; ideolojilerin üstüne çöker. Solcuya farklı işlemez, sağcıya farklı batmaz; ateiste ya da dindara farklı değmez. Aynı acıdır, aynı kırılganlıktır, aynı yara izidir. Bu yüzden ezileni anlamak için taraf seçmek gerekmez; bir ideolojiye sığınmak da gerekmez. Kalbinin hâlâ atıyor olması yeter. İnsanlığını unutmaman yeter.
Bir gün bir kaymakam, Alevi dedesi Seyit Nesimi’ye takılır ve sorar: “Aleviler mi iyidir, yoksa Sünniler mi?” Seyit Nesimi gülümseyerek cevap verir: “Ne Aleviler iyidir, ne de Sünniler iyidir. İyiler iyidir.”
Bu söz, derinliğiyle toplumda karşılık bulur ve türbesinin girişinde hak ettiği yeri alır: İYİLER İYİDİR.
İnsanlık tarihi tek başına savaşların, fetihlerin ve iktidar sahiplerinin tarihi değildir. Aynı zamanda paylaşmanın, dayanışmanın, merhametin ve adaletsizliğe karşı ayağa kalkmanın da tarihidir. İki tarih yan yana, paralel yürür: Biri resmî tarih, diğeri direnenlerin tarihi. Gerçek tarih, direnenlerin tarihidir. İlk topluluklardan bu yana insanlar yaşamı ancak birlikte mümkün kılmıştır. İyilik, tarih boyunca yukarıdan değil; aşağıdan, yan yana ve ortaklaşa üretilmiştir.
Ancak tarihin en büyük kırılma anlarından biri, Sümerlerde devletin icadıyla yaşanmıştır. Devlet, insanlığın yarattığı belki de en büyük icattır; çünkü ortaya çıktığı günden itibaren bir daha hiç yok edilememiştir. Diğer bütün icatlar unutulmuş, eskimiş, aşılmış ya da terk edilmiştir; ama devlet biçim değiştirerek varlığını sürdürmüş, dünyanın başına bela olmuş, kötülüğün merkezi hâline gelmiştir.
Bu nedenle tarih boyunca devletler ve imparatorluklar gerçekte yıkılmamıştır. Yıkıldığı sanılan her an, yalnızca bir el değiştirme süreci yaşanmıştır. Sümer şehir devletlerinden Babil’e, Asur’dan Pers’e; Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan modern ulus-devletlere kadar iktidar el değiştirmiş, ama tahakküm aklı süreklilik kazanmıştır. Devlet, sınıfların, mülkiyetin ve zorun kurumsal ifadesi olarak kendini yeniden üretmiştir.
Devletle birlikte iktidar, yalnızca bir yönetme pratiği olmaktan çıkmış; kutsallaştırılmış, dokunulmaz kılınmış ve eleştiriden muaf hâle getirilmiştir. Firavun tanrı ilan edilmiş, kral tanrının yeryüzündeki gölgesi sayılmış, imparator kaderle özdeşleştirilmiş; modern çağda ise devlet “beka”, “güvenlik” ve “düzen” söylemleriyle mutlaklaştırılmıştır. Böylece iktidar, kendi kötülüğünü görünmez kılmıştır.
Hannah Arendt’in Eichmann üzerinden tarif ettiği “kötülüğün sıradanlığı” tam da burada devreye girer. Kötülük çoğu zaman şeytani karakterlerden değil; görevini yapan, emir alan, sorgulamayan, koltuğunu koruyan “normal” insanlardan doğar. İnsan kendisini masum gördükçe, kötülük kurumsallaşır. Tolstoy’un işaret ettiği çelişki, burada tarihsel bir gerçekliğe dönüşür.
Bugün de durum farklı değildir. Günümüzde kurumlarımızın başında bulunan yöneticiler, iktidarcı zihniyeti içselleştirdikleri ölçüde kurumlar daralır. Belediyeler, üniversiteler, meslek odaları, sendikalar toplumsal işlevlerini yitirir; halktan ve üyelerinden kopar. Kurumlar büyümesi gerekirken küçülür; çünkü iktidar paylaşılmadığında çürür. Ve çürüyen her iktidar, kaçınılmaz olarak kötülük üretir.
Peki bu iktidarcı zihniyetten nasıl kurtulabiliriz?
İlk adım, sorunu kişilerde değil zihniyette tanımlamaktır. En büyük yanılgı, meseleyi “kötü insanlar”a indirgemektir. Oysa sorun, iktidarın kendisidir. Bugün kurumlarda bulunan iktidarcı yöneticiler, koltuğu bir temsil alanı değil bir mülk olarak görür; yetkiyi sorumluluk değil üstünlük sayar; eleştiriyi düşmanlık, katılımı tehdit olarak algılar. Bu zihniyet değişmeden, isimlerin değişmesi yalnızca yeni bir el değiştirme anlamına gelir. Sümer’den beri devletin yaptığı tam olarak budur. Bu nedenle “kim kötü?” sorusu yerine “hangi ilişki biçimi kötülük üretiyor?” sorusunu sormak gerekir.
İkinci adım, sessiz çoğunluğu konuşan çoğunluğa dönüştürmektir. İktidarcı zihniyete sahip kişiler ve yapılar aslında sayıca azdır; ama örgütlü, sesli ve süreklidir. İyi niyetli, meslek onurunu savunan, kamusal sorumluluk taşıyan çoğunluk ise yorgundur, umutsuzdur ve “nasıl olsa bir şey değişmez” duygusuna hapsedilmiştir.
Bu, Gramsci’nin tarif ettiği hegemonik teslimiyettir. İktidarcıların en çok istediği şey, iyilerin geri çekilmesidir. Bu yüzden toplantılara gitmek, söz almak, yazmak, itiraz etmek başlı başına politik eylemdir.
Üçüncü adım, kolektif aklı yeniden inşa etmektir. İktidarcı yöneticiler bireyleri sever; kolektif hareket edenleri sevmez. Çünkü kolektif akıl denetler, sınırlar ve hesap sorar. Bu nedenle kurumlar içinde sivil çalışma grupları, dayanışma ağları, yerel forumlar ve açık toplantılar hayati önemdedir. Murray Bookchin’in söylediği gibi, merkezi iktidar daraltır; yerel demokrasi genişletir. Kurum yönetimleri bir merkez değil, bir koordinasyon alanı olmak zorundadır.
Şeffaflık ve hesap sorma kültürünü dayatmak ise iktidarcı zihniyete karşı en etkili araçlardan biridir. Çünkü iktidar karanlıkta yaşar. Karar süreçlerinin sorgulanması, bütçelerin talep edilmesi, yetki kullanımının teşhir edilmesi bir ayıplama değil; kamusal denetimdir. Kötü yöneticiler eleştiriden değil, sürekli ve kolektif eleştiriden korkar. Yazılı sorular, tutanak talepleri ve açık çağrılar iktidarın manevra alanını daraltır.
Seçimleri amaç değil, araç olarak görmek de bu mücadelenin ayrılmaz parçasıdır. Sadece seçim kazanmak yetmez; çünkü iktidar zihniyeti muhalefete de bulaşabilir. Bu nedenle adaylıkların kolektif biçimde belirlenmesi, görev sürelerinin sınırlandırılması ve yönetimlerin geri çağrılabilir olması gerekir. Rosa Luxemburg’un uyarısı burada çok nettir: Özgürlük, yalnızca “bizim gibiler” içinse özgürlük değildir. Gerçek dönüşüm, iktidarın el değiştirmesinde değil; iktidarın sınırlandırılmasında yatar.
Bütün bunların üzerinde ise ahlaki üstünlüğü koruma meselesi durur. İktidar odaklı zihniyete sahip kişilerle mücadele ederken; onlar gibi davranmak, aynı dili ve aynı yöntemleri kullanmak yenilginin başlangıcıdır. Karşıtlarınızın mücadele araç ve yöntemlerini kullanarak onlardan farklı bir şey yaratamazsınız. Tolstoy’un uyarısı burada yeniden karşımıza çıkar: Herkes dünyanın kötüye gittiğini kabul eder, ama kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Bu yüzden üslup, dil ve davranış mücadelenin kendisidir. İyilik pasiflik değildir; ama kirlenmeyi reddetmektir. İyi bir insan olamadıkça kimse kendisine boşuna başka sıfatlar yakıştırmasın.
Unutmamak gerekir ki devlet ve kurumlar kurtarıcı değil, mücadele alanıdır. Devlet de kutsal değildir; ama bu, kurumların terk edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Meslek odaları mesleğin hafızasıdır, kamusal aklın mevziisidir, sermaye ve iktidara karşı son savunma hatlarından biridir. Kötüler kurumları ele geçirir; iyiler ise kurumları yeniden anlamlandırır. Kurumlardaki iktidarcı ve kötü zihniyetten kurtulmanın yolu bir “iyi lider” bulmak değil, iktidarsızlaşmış bir yönetim modeli kurmaktır. Katılımcı demokrasi, meclisler… ve benzeri gibi.
Bu uzun ve sabırla yürünmesi gereken bir yürüyüştür. Ama insanlık tarihi bize şunu öğretir: İktidar kalıcı sanılır; iyilik ise sabırlıdır. Ve sabırlı olan, sonunda kazanır.
Gramsci’nin hegemonya kavramı bu süreci anlamak için anahtar sunar. İktidar yalnızca zorla değil, rıza üreterek hüküm sürer. İnsanlar adaletsizliği olağan, sessizliği erdem, itaati akılcılık olarak görmeye başladığında kötülük sistemin doğal bir parçası hâline gelir. Devletin en büyük başarısı, kendisini sorgulanamaz ve vazgeçilmez göstermesidir.
Ama insanlık tarihi yalnızca devletin ve iktidarın tarihi değildir. İyilik her zaman devletin dışında ve çoğu zaman ona rağmen var olmuştur. Spartaküs’ün isyanında, Thomas Müntzer’in köylü ayaklanmasında, Paris Komünü’nde, Rosa Luxemburg’un enternasyonal çağrısında iyiliğin izlerini görürüz. İyilik çoğu zaman yenilir; ama her yenilgi yeni bir bilinç ve hafıza bırakır. Yok olmaz, sürekli çoğalır.
Spinoza’ya göre iyilik, insanın varoluş gücünü artıran şeydir. Bu yüzden dayanışma iyidir; çünkü insanı çoğaltır. Yalnızlaştırma kötüdür; çünkü insanı eksiltir. Tolstoy’un romanlarında iktidar sahipleri değil, sıradan insanlar ahlakın taşıyıcısıdır. Dostoyevski kötülüğün insanın içinden nasıl filizlendiğini gösterirken, merhametin kurtarıcı ihtimalini asla gözden düşürmez. Camus anlamsızlığa rağmen iyiyi seçmeyi bir başkaldırı olarak tanımlar. Galeano tarihi kazananların değil, direnenlerin gözünden yazar. Brecht en karanlık zamanlarda bile şarkı söyleyenleri hatırlatır. Bookchin ise devlet merkezileştikçe tahakkümün, yerelleştikçe insaniliğin arttığını savunur.
Marksist gelenekte iyilik bireysel bir erdem değil; kolektif bir eylemdir. Yabancılaşmaya karşı emek, tahakküme karşı örgütlenme, devlete karşı toplumsal öz-yönetim arayışıdır. İyi olmak; tarafsız kalmamak, susmamak ve birlikte mücadele etmektir.
Bugün iyi olmak politik bir tutumdur. Mesleği sermayeye değil topluma hizmet ettirmek; kenti ranta değil yaşama açmak; kurumları iktidar alanı değil ortak mücadele zeminleri olarak savunmaktır. Mimarlıkta, kentte, doğada ve emekte kamusal yararı savunmak, iyiliğin somut hâlidir.
Tolstoy’un uyardığı yer tam burasıdır:
Dünya kötüye gidiyorsa, bu yalnızca “başkaları” yüzünden değildir.
Kötülük, kendimizi temize çıkardığımız her an biraz daha güçlenir.
Devletler ve imparatorluklar el değiştirerek yoluna devam edebilir.
Ama iyilik, her kuşakta yeniden doğar.
Kötüler iktidarı ele geçirir.
İyiler ise geleceği kurar.







