Adalet, Mekân ve Kent Hakkı

Yazar- Ahmet Erkan 9 Şubat 2026 Pazartesi

Mimar Ahmet Erkan
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri

“Kent, insanın toplumsal varoluşunun sahnesidir.”
Lewis Mumford

Kent dediğimiz şey, üst üste yığılmış yapılardan ibaret değildir. Kent; bir toplumun adalet duygusunun, eşitlik anlayışının ve kamusal yaşam kültürünün mekâna yansımış hâlidir. Bu nedenle kent üzerine verilen her karar, aslında nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize dair verilmiş siyasal bir karardır. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo ise planlama disiplininin kamusal niteliğinin zayıflatıldığı, meslek odalarının, uzmanların ve bilim insanlarının sistematik biçimde karar süreçlerinden uzaklaştırıldığı; buna karşılık kentsel rantın belirleyici hâle getirildiği bir kentleşme rejimini işaret etmektedir.

Bu rejim yalnızca bir yönetim zafiyeti değil, bilinçli tercihler bütünüdür. Kentleşme politikaları, kamusal yararı önceleyen bir anlayışla değil; toprağın, yapının ve yoğunluğun birer zenginleşme aracına dönüştürüldüğü bir düzen içinde şekillenmektedir.

Planlı Büyüme Yerine Rant Odaklı Şişme

Sağlıklı bir kent; bilimsel verilere, gelecekteki eğilimlere ilişkin projeksiyonlara, doğal eşiklere ve kamusal ihtiyaçlara göre planlanarak büyür. Oysa bugün kentlerimiz büyümüyor; kontrolsüz biçimde genişliyor, yoğunlaşıyor ve adeta şişiyor. Tarım alanları, su havzaları ve orman sınırları yapılaşmaya açılırken, kent çeperlerinde altyapısı yetersiz, ulaşım bağlantıları zayıf yeni yerleşim alanları oluşuyor. İnsanlar bu alanlara yerleştikten çok sonra ise okul, sağlık tesisi, park ya da toplu taşıma gibi temel kamusal hizmetler götürülmeye çalışılıyor.

Bu yaklaşım yalnızca teknik bir eksiklik değildir; açık bir tercihtir. Planlama ilkeleri yerine arsa değer artış potansiyeli belirleyici olmaktadır. Kat artışları, plan tadilatları ve parsel bazlı ayrıcalıklı kararlar, kenti bütüncül bir organizma olarak değil, parçalanmış bir rant haritası olarak ele alan anlayışın ürünüdür. Meslek odalarının uyarıları, bilimsel raporlar ve kamusal yarar vurgusu sistemli biçimde devre dışı bırakılmaktadır.

Dahası, deprem gerçeği bile çoğu zaman bilimsel ve kamucu bir seferberliğin konusu yapılmak yerine, korku üzerinden yoğunluk artışlarını ve hızlı yapılaşmayı meşrulaştıran bir araca dönüştürülebilmektedir. Güvenli yapılaşma

ihtiyacı, halkın yaşam hakkı temelinde değil; piyasa dinamikleri ve kısa vadeli kazanç beklentileri içinde ele alınmaktadır.

Sonuçta nitelikli kamusal hizmetler ve güçlü altyapı, çoğunlukla rant değeri yüksek bölgelerde yoğunlaşırken; emekçi mahalleleri yetersiz donatı, uzun ulaşım süreleri ve sağlıksız çevre koşullarıyla baş başa bırakılmaktadır. Böylece mekânsal eşitsizlikler, toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirmektedir.

Plansızlığın Ekonomi ve Zaman Açısından Maliyeti

Plansız büyümenin en ağır sonuçlarından biri, kamu kaynaklarının verimsiz kullanımıdır. Oysa planlı bir yerleşimde altyapı yatırımları en baştan yapılır; yol, su, kanalizasyon, enerji ve ulaşım sistemleri bir bütün olarak tasarlanır. Bu hem maliyeti düşürür hem de kentin uzun vadeli işleyişini güvence altına alır.

Bugün ise yerleşim tamamlandıktan sonra açılan yollar, sürekli genişletilen kavşaklar, yıllar sonra getirilmeye çalışılan metro hatları ve bitmeyen altyapı kazılarıyla karşı karşıyayız. Bu durum, kamusal kaynakların katlanarak artan bir maliyetle harcanması demektir. Üstelik mesele yalnızca para da değildir. Ulaşım sürelerinin uzaması, trafik yoğunluğu ve düzensiz kent formu, milyonlarca insanın yaşamından her gün saatler çalmaktadır. Bu zaman kaybı, toplumsal ölçekte devasa bir verimlilik kaybına ve yaşam kalitesinde ciddi bir düşüşe yol açmaktadır.

Bu tablo tesadüf değildir. Önce yoğunluk artıran kararlarla kentsel rant üretilmekte, ardından ortaya çıkan sorunları çözme iddiasıyla yeni projeler, yeni ihaleler ve yeni harcama kalemleri gündeme gelmektedir. Kentin sorunları bile bir ekonomik döngünün parçasına dönüştürülmektedir. Ranttan beslenen bir düzen, yarattığı düzensizlikten de beslenmektedir.

Altyapı Sonradan Geliyorsa, Planlama Yok Demektir

Bir kentte metro hatları, ana ulaşım arterleri ve temel altyapı yatırımları yoğun yapılaşmadan sonra yapılmaya çalışılıyorsa, bu durum planlama sürecinin işlemediğinin açık göstergesidir. Oysa doğru olan; önce ulaşım omurgasının kurulması, sosyal donatı alanlarının ayrılması, yeşil alan sisteminin planlanması ve altyapı kapasitesinin belirlenmesidir. Yapılaşma bu çerçeveye göre yönlendirilmelidir.

Bizde ise çoğu zaman süreç tersine işlemektedir. Önce emsal artışları ve yoğunluk kararları alınmakta, ardından artan nüfusun yarattığı sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır. Bu da bitmeyen şantiyeler, sürekli tıkanan ulaşım sistemleri ve her yağmurda kendini hatırlatan altyapı krizleri anlamına gelmektedir. Kent, yaşayan bir organizma olarak değil; sürekli yamalanan ve her krizden yeni bir kazanç alanı çıkarılan bir mekân olarak ele alınmaktadır.

Neo-liberal Kent Politikaları, Kamusal Alan ve Toplumsal Çözülme

Meydanlar, parklar, kıyılar ve açık alanlar bir kentin ortak yaşam mekânlarıdır. İnsanların karşılaştığı, birlikte vakit geçirdiği, nefes aldığı bu alanlar aynı zamanda demokratik kültürün de mekânsal zeminidir. Kamusal alan ne kadar erişilebilir ve özgürse, toplum da o kadar canlı ve demokratiktir.

Ancak neo-liberal kent politikalarıyla birlikte kamusal alanların niteliği değişmektedir. Meydanlar güvenlik bariyerleri ve yoğun denetimle çevrelenmekte, parklar çeşitli kısıtlamalarla denetimli alanlara dönüşmekte, kıyılar ve merkezi alanlar ticari işletmelerin kullanımına açılmaktadır. Kamusal mekânlar, halkın özgürce kullandığı alanlar olmaktan çıkıp, tüketim odaklı ve kontrollü alanlara dönüşmektedir.

Kamusal alanın zayıflaması yalnızca mekânsal bir kayıp değildir; toplumsal çözülmenin de zeminini hazırlar. Eşitsiz, dışlayıcı ve kamusal hizmetten yoksun bırakılmış kent parçaları; yoksulluğun yoğunlaştığı, sosyal bağların koptuğu ve suç ekonomilerinin serpilmesine açık alanlara dönüşmektedir. Kentin adaletsiz kurgusu, toplumsal adaletsizliği yeniden üretirken; bu karanlık ve denetimsiz alanlardan doğan gayrimeşru kazanç ilişkileri de yine aynı rantçı düzenin gölgesinde büyümektedir.

Tarihî ve Kültürel Mirasın Tasfiyesi: Kent Hafızasının Silinmesi

Kentler yalnızca bugünün yaşam alanları değil, aynı zamanda geçmiş kuşakların birikimini taşıyan tarihsel ve kültürel katmanlardır. Anıt yapılar, sivil mimarlık örnekleri, eski mahalle dokuları, kamusal yapılar ve ortak hafızada yer etmiş meydanlar; bir kentin kimliğini oluşturan temel unsurlardır. Bu varlıklar yalnızca estetik ya da turistik değer taşımaz; toplumun süreklilik duygusunu, aidiyet ilişkilerini ve ortak geçmiş bilincini yaşatan mekânsal bellek alanlarıdır.

Ancak rant odaklı kentleşme rejimi, tarihî ve kültürel mirası da korunması gereken ortak değerler olarak değil, ekonomik potansiyel taşıyan “arsa”lar olarak görmektedir. Koruma ilkeleri esnetilmekte, sit alanlarının sınırları daraltılmakta, tescilli yapıların çevresi yüksek yoğunluklu projelerle kuşatılmakta ve tarihsel dokular parçalanarak işlevsizleştirilmektedir. Bu süreçte “yenileme”, “sağlıklı hâle getirme” ya da “canlandırma” gibi kavramlar, çoğu zaman tarihsel çevrelerin özgünlüğünü yitirdiği, yerel halkın yerinden edildiği ve kültürel sürekliliğin koptuğu müdahaleleri meşrulaştıran araçlara dönüşmektedir.

Bu çerçevede kıyı alanları, endüstri mirası ve yakın dönem kamusal yapıları da özel bir önem taşımaktadır. Kıyılar, anayasal olarak herkesin ortak kullanımına açık olması gereken doğal kamusal alanlarken; doldurma projeleri, özelleştirmeler ve ticari kullanımlar yoluyla giderek halktan koparılmaktadır. Eski fabrikalar, üretim yapıları, depolar ve sanayi alanları ise yalnızca işlevini yitirmiş yapılar değil; emek tarihinin ve kentlerin üretim belleğinin mekânsal tanıklarıdır. Benzer biçimde erken Cumhuriyet dönemine ait eğitim yapıları, kamu binaları, kültür yapıları ve kamusal mekânlar; toplumsal modernleşme deneyiminin mekâna yansımış ifadeleridir. Bu alanların yıkım ya da rant baskısı altında dönüşümü, yalnızca fiziksel çevrenin değil; bir toplumun tarihsel sürekliliğinin ve kamusal birikiminin de aşınması anlamına gelmektedir.

Oysa tarihî çevrelerin korunması yalnızca geçmişe saygı değil, aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluktur. Kültürel mirasın tasfiyesi; kentleri kimliksizleştirir, belleksiz hâle getirir ve her yerde birbirine benzeyen, köksüz mekânlara dönüştürür. Kent hafızasının silinmesi, toplumsal hafızanın da zayıflaması anlamına gelir. Belleğini yitiren bir toplumun ise ortak değerler etrafında buluşması, dayanışma üretmesi ve kamusal sorumluluk geliştirmesi giderek zorlaşır.

Bu nedenle tarihî ve kültürel varlıkların korunması, teknik bir uzmanlık alanı olmanın ötesinde kamusal bir hak ve toplumsal bir görevdir. Koruma politikaları piyasa koşullarına göre değil, bilimsel ilkelere, evrensel koruma normlarına ve toplumun ortak yararına göre belirlenmelidir. Kentin geçmişi sermayenin tasarrufuna bırakıldığında, yalnız yapılar değil, bir toplumun hafızası da geri dönülmez biçimde yıkıma uğrar.

Kentsel Yenileme Süreçleri ve Mekânsal Adaletsizlik

“Kentsel dönüşüm” ve “kentsel yenileme” başlıkları çoğu zaman riskli yapıların yenilenmesi ve depreme karşı güvenli yapılaşma söylemiyle gündeme gelmektedir. Ancak uygulamada birçok örnekte bu süreçlerin sosyal adalet yerine mülk değerleri üzerinden şekillendiği görülmektedir. Düşük gelirli mahalleler, artan arsa değerleri nedeniyle dönüşüm baskısıyla karşı karşıya kalmakta; yerinde ve hak temelli çözümler yerine yerinden edilme süreçleri yaşanmaktadır.

Bu durum komşuluk ilişkilerini dağıtmakta, toplumsal hafızayı silmekte ve yoksulluğu kentin daha da dışına itmektedir. Kent yenilenmemekte; yalnızca kent yoksulları yer değiştirmektedir. Ortaya çıkan mekânsal parçalanma ise yeni sosyal sorunları, güvencesizliği ve kırılganlığı büyütmektedir.

Yazar- Ahmet Erkan 9 Şubat 2026 Pazartesi