- “Mimarlıkta Kuram Sempozyumu’na Doğru Giderken; “Mimarlar Odası Öğrenci Üye Grupları Arası, Ön Kolokyumlu Mimarlık Eleştirisi Yarışması” Hazırlık Süreçleri…
- Alan memnun, satan memnun…
- “Adalet Güvenceli Hukuk”un Mantığı; “Kamuyasal Toplum”un Matematiksel Özüdür!…
- İstanbul’a dair
- Ne Kadar Güzel Bir Şey Şu “Hayal Kurmak…”
- Doğan Kuban’ın anısına… “İstanbul’un tarihi mirası baygın…”
İnsanlığın “Yaşam Direnci Üretiminin Kalıcı Evrimsel Kanıtı” Olarak; “Mimari Uzayı…”
Ne kadar bilinçli korunma alışkanlıkları edinmiş olursak olalım, yaşamın içerisinde yer alan irili ufaklı ve değişik türde psikolojik travma şiddetlerinden payımızı alırız…
Önemli olan sürekli bir biçimde psikolojik şiddetten arındırılmış ortamda bulunabilmek için sürekli kaçmak değil; karşı karşıya kalınabilecek psikolojik şiddeti önceden algılamaya ve ortamı şiddetten arındırabilmeye çalışmaktır.
Sürekli şiddetsiz ortam talebi de bir tür şiddet olarak karşımıza çıkabilir.
“Psikolojik Çevre Kirliliği Sistemi” de denilebilecek ve farklı nedenlerle ortaya çıkan psikolojik şiddetlerin dinamik toplamı; sınır tanımaksızın zincirleme reaksiyonlarıyla üzerimizde etkilerini bırakmaktadır. Aldığımız bu etkileri ise bizler başka mekanlardaki başka insanlara doğru; aynen bizlere ulaştığı gibi sürekli taşımaktayızdır.
Nedeni anlamında ilk kaynağı olduğumuz herhangi bir psikolojik travmanın, bilmediğimiz yerlerde tanımadığımız insanlara ulaşıyor olmasını düşünmek bile bizlerde rahatsızlığa yol açabilir.
Burada saymaya ve sıralamaya yer bulamayacağımız nedenlerle ya da bahanelerle; toplumsal yaşam içerisinde psikolojik travmaya uğramamış insan yok gibidir…
Yaşamın, kendi gelişimini ve dönüşümünü sağlayan temel özellikleri de yine kendisinde taşımasının temel nedeni; “Evrimin Varlığı ve Sürekliliğidir…”
Bundan neredeyse otuz yıl önce gazetelerden birinde, çok önemli ama gözden kaçtığı için de üçüncü sayfaya düşen fıkra gibi bir haber vardı: “En hukuki çete, yakalandı” ve “gasp, adam yaralama, tehdit… ilh..” suçlarından aranan çete elemanlarının üzerinden, bir “sözleşme” çıktı.
Son icraatları sırasında ele geçirilen çete elemanlarının her birinin üzerinden çıkan aynı fotokopi sözleşmenin maddeleri şöyleydi: “İşi” getiren % 60 alır. Eğer getirilen “iş” dolar, mark üzerindense, “işi” getiren % 70 alır. İşi getiren “icraata” doğrudan katılırsa, işin toplamının % 80’ini alır…
Bu güzelim örneğe baktığımızda, tırnak içinde bile olsa “hukuku” hemen görebiliriz. Yalnızca çete elemanları arasında rızaya dayalı bir kural dizgesi oluşturulmuş ve alan razı veren razı biçimde; hukukseverleri bile kıskandıracak düzeyde de tıkır tıkır işleyen, gerçek bir “alan” yaratılmıştır diyebiliriz.
Düşünsenize, öyle kolay değildir bu tür sözleşmeleri bozmak, anayasa deler gibi delmek. Cemaat üyelerince uyulmadığında da bedeli çok ağır ödenen bir yasa olarak işlemektedir çünkü: “Takır takır, yani ‘aşil topuğuna, aşil topuğuna’ yaptırımı söz konusudur…”
Ancak gel gör ki, çete elemanları arasındaki bu tıkır tıkır işleyen “hukuka” emsal kurallar; çetenin de üzerinde yaşadığı, beslendiği “alanda” eksikliklerini hemen belli eder.
Toplumu oluşturanların yaşamına müdahale etmekte olan “bu kurallar”, bu çete dışındakiler için, yani toplum için geçerli bir anlam taşımamaktadır. Ancak sonuç olarak oldukça kötü bir biçimde etkilemektedir.
Bu “eksiklik” de doğal olarak böyle bir hukuku savunmaya kalkanların karşılarına, toplumun meşruiyet talebinin dayatmasıyla ancak çıkmaktadır.
Burada bu anlama göre ancak “meşru olmayan bir hukuktan” söz edebiliriz. Ve bu durumda kısaca diyebiliriz ki, doğal olarak toplumun ortak çıkarları; “meşru bir hukuktan” yanadır… İşte bu nokta “kamuyasallıktan” söz edebilme noktasıdır.
Özetle; Devlet ile Mafya Arasındaki Tek Fark; “Hukuktur…”
Bir ekmeği iki(2) kişi arasında ‘en adaletli biçimde paylaştırmanın yolu’; birinin ekmeği “bölmesi”, diğerinin de “seçmesi” ikili kuralına dayanır. Bu kural “Kuvvetler Ayrılığı”nın da temelini oluşturur. Ayrıca temeli “Kuvvetler Ayrılığı” kuralına dayanan “Laiklik” de sadece devlet ve din bağlamının ayrılığı ile de sınırlı değil; çok daha önemli ve değerli olan temel insanlık hakkı olan ve herkesi kucaklayan “Eşitlik Hakkı”nın varlık kazanması ile de ayrılmaz bir bütünlük oluşturmaktadır.
Bu hukuk iştahsızlığının, bu sosyal empati yoksunluğunun, bu kamusal alan tanımazlığının esas nedeni, açıkça ya da gizlice olsun, bireyler olarak sorumluluklarımızdan kaçarak “içini boş bıraktığımız” özel alanlarımızın “cemaatlerce” işgal edilmesinden başka bir şey değildir…
Özellikle farklı dünyalarda yer alan “cemaatler”in her nasılsa “bir kenti dönüştürmek” gibi “tıpatıp aynı” gerekçe etrafında toplaşarak içinde yaşadığımız “İstanbul’u Meta gibi Pazarlama” talanında aynı safta yer tutabilmesi, aklıma Stanley Kubrick’in “2001: Uzay Macerası” filminin son sahnelerini getirdi.
Filmde, ışık hızındaki uzay yolculuğundan sonra her nasılsa tekrar dünyadaki evine dönen astronot, bir odada henüz yeni doğmuş haliyle kendi çocukluğunu, diğer odadaki yatakta ise yine kendisinin yaşlanmış halini görür. Başını aynaya çevirip baktığında ise giydiği astronot kıyafetinin “içi boştur,” kendisini göremez.
Cemaatçi davranışlar, kendi kendimize karşı yabancılaşarak, “boş bıraktığımız” özel alanımız /bizim boşluğumuz/ üzerinden kamusal alanlarımızı kemirmekteler.
Çünkü “Uzay boşluk kaldırmaz…”
Mimarlara Mektup Bülteni, Şubat 2026, Sayı: 311







