ÜCRETLİ ÇALIŞAN VE İŞSİZ MİMARLARIN SORUNLARI; OFİSTE MİMARLIK
“Bir mimarın bir yapıyı gerçekleştirmek üzere yapacağı girişimler güçlüklerle doludur. Bu güçlüklerin en önemlilerinden biri moral sorunudur.”
Orhan Şahinler & Fehmi Kızıl (Mimarlıkta Teknik Resim)
2024 yılında Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından çağrısı yapılan ankete katılanların %60’ı ücretli çalışan, %31’i işsiz olduğunu belirtmiştir. Öğrencilik yıllarımızda işçileşmek zorunda kaldığımız bir dönemde en önemli sorunumuzun “moral” olarak tanımlanması trajikomik bir tespit gibi dursa da yaşanabilir güvenli kentler üretmek için idealist bir seçim yapan veya sadece bireysel gerekçelerle mesleğini yapmak isteyen mimarların problem çözen, üreten, tasarlayan bir uzman olarak görülmek yerine çizim makinasını kullanan bir operatör, teknoloji geliştikçe mekanikleşebilecek yapay zekalarla yer değiştirilebilecek bir klavye kullanıcısı, sürekli bina üreten bir makinenin dişlisi olarak görülmesi, yapı üretim sürecindeki bir malzeme gibi değersizleştirilmesinin panzehiri olan bir ifadedir.
Üretim, tasarım, planlama sürecinin arkasındaki organik problem çözme yetisini ve bireysel farklılıklarının getirdiği yaratıcı çeşitliliği işaret eder. Mimar süreçteki bir malzeme, dişli, klavye kullanıcısı değil, kanlı canlı düşünen her projeye özel nüanslarla farklılaşan problemlere yaratıcı ve bütüncül çözümler üreten yaşayan bir varlıktır.
Dolayısıyla mimarlık sorununun çözümü olan yapı üretimi sadece teknik zorunlulukların yerine getirilmesi, statik formüllerin çözülmesi veya kentsel boşlukların doldurulmasından ibaret değildir. “Başarılı bir sonuç, araştırma, zaman, titiz ve ciddi bir emeğe” yani mimarın çalışma koşullarına bağlıdır. Asgari ücretle, haftalık 35 saatten fazla çalışma süreleriyle, mobbing ve taciz ile dolu iş ortamlarında araştırma yapmak, projeye gereken zamanı ayırmak mümkün olmadığı için başarılı bir sonuç veya mimarlık hizmeti almış bir yapı üretimi mümkün değildir.
Bu alıntı ilk baskısı 1975 yılında yapılmış olan Mimarlıkta Teknik Resim isimli kitabın 2006 tarihli 7. Baskısından alıntılanmıştır. Ülke tarihimizdeki en önemli işçi hareketleri dahil darbelerin ve ekonomik krizlerin yaşandığı dönemlerin yaşanmışlığı üzerine bu ifadenin üniversitelerde ders kitabı olarak da kullanılan bir teknik kitapta kullanılmasının tercih edilmesi de ifadenin etkisini arttırmaktadır. Üretimi yapan mimarın makineleştirilemeyecek moral ve motivasyonlarından bahsedilmesi tesadüf değil, toplumun yaşadığı kentler / köyler içinde üretim yapan mimara, mimarlığa toplumsal bir bakış açısının sonucudur.
Aynı şekilde ücretli çalışanların metalaştırılarak haklarının sömürülmesi, harcanabilir görülmesi de tesadüf değildir. İnşaat sektörünün ülke ekonomisinin lokomotifi olarak görüldüğü dönemlerden bugüne sektörde faaliyet yürüten patronlar ve firmalar zenginleştikçe, sermaye birikimlerini arttırdıkça aynı sektörde ücretli çalışanlarınlar yoksullaşması, yaşam koşullarının ve sosyal haklarının günden güne kötüleşmesi de bir tesadüf değil, kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucudur.
Sermaye, ücretli çalışanların yaşayabilmek ve üretebilmek için gereksinimlerinden kısılarak oluşan – büyüyen bir birikim olduğu için mevcut üretim ilişkileri devam ettiği sürece ücretli çalışanların sorunları gittikçe daha da büyüyecektir.
Bu tespit 2009 yılında yapılan TMMOB Ücretli Ve İşsiz Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayı sırasındaki bir kürsü konuşmasında şu sözlerle ifade edilmektedir; “Sınıf mücadelesi, krizin seyrini belirlediği gibi krizden çıkıldıktan sonra da nerede olacağımızı, hangi platoda olacağımızı belirleyecektir. Eğer biz bugün işsiz kalma korkusuyla sınıf mücadelesinden geri durursak, o zaman bu kriz kapitalizmin kendi sistematiği içerisinde çözülse dahi -ki çözülebilir, çözülmeyecek diye bir kuralı yoktur. Tabii bu sosyalizme de götürülebilir dünyayı, barbarlığa da götürebilir- eğer biz bugün düşük ücretlerle çalışmaya razı olacaksak, Türkiye bir otuz yıl daha çalışanlarının borçluluk içerisinde yaşamını idame ettirmeye çalıştığı, varlığın içerisinde yokluğu yaşadığı ve yarattığı kendi kaynaklarının büyük kısmını emperyalist merkezlere finans sermayesinin aracılığıyla aktaran bir ülke olmaktan başka bir şey olmayacaktır.”
Geçen 15 senede krizler geçse de üretim ilişkileri değişmediği için “ya barbarlık ya sosyalizm” sözünü doğrulayan bir barbarlığa, yıkıma maruz kaldığımız, mobbing artarken yaşam koşullarımız kötüleşirken ücretlerin daha da düştüğü koşullarda çalışarak yaşamlarımızı idame ettirmeyi deniyoruz.
Bu bağlamda şartlar veya şartları belirleyen bazı parametreler değişse de; 22-23 Mayıs 1976 tarihinde yapılan ve 34 teknik eleman örgütünün katıldığı 3. Teknik Elemanlar Kurultayı ve 2007 yılında yapılan TMMOB Mühendislik, İstihdam ve Ücretlendirme Sempozyumu’nun ardından 2009’da TMMOB’nin yaptığı ilk TMMOB Ücretli Ve İşsiz Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayı’ndan beri ücretli çalışan ve işsiz mimarların sorunları benzer başlıklar altında toplanıyor.
Çalışamıyoruz, barınamıyoruz, yaşayamıyoruz. Alanımızda iş bulamadığımız için mesleğimiz dışındaki alanlarda çalışmak zorunda kalabiliyor, iş bulsak haftada bir günlük moladan ibaret bir hayatı yaşayabilmek için ödenmeyen mesailerden tacize ciddi bir sömürüye dayanmak zorunda kalıyoruz. Eğer çalışanların haklarını gözeten iyi bir iş yerine denk gelebilmiş şanslı azınlıktansak kanunlarla desteklenen ve teşvik edilen kent suçları ile merkezi ve yerel yönetimler tarafından imar planlarınca önü açılan “yaşanamaz kentler” arasında bir yapı tasarlamaya çalışıyoruz. “Çok iş alan” bir ofiste çalışıyor olmak proje üretim süreçlerinin, sosyal hakların veya mesailerin garantisi olmuyor. Aksine diğer ofislerde karşılaşılan sömürü biçimlerine ek olarak mesleki gelişimin kısıtlandığı, bir fabrika bandında üretilir gibi işleyen proje üretim süreçlerinde bir mimar sadece “sürekli aynı detayı çizen” bir makine dişlisi haline gelebiliyor.
Biraz daha net ve somut ifade etmek gerekirse;
Ücretler düşük, mesailer ödenmiyor, iş güvencesi yok, iş yükü fazla, meslekte devam edebilmek için talep edilen teknolojik gelişmeleri takip edip mesleki gelişimi devam ettirmek için gereken zaman ve ekipmana erişim yok, mobbing ve tacize karşı önleyici uygulamalar olmadığı gibi hakkımızı arayabileceğimiz mekanizmalar da yok.
Üstüne üstlük zaman, mekan, maddi kaynak, fiziksel ve psikolojik sağlığa erişimimiz olmayan bu sistemde, hakkımızı alabilmemiz için öncelikle eğitimden proje bedellerine sektörün tüm sorunlarının çözülmesini beklememiz gerekiyormuş gibi argümanlar sürülmeye başlanıyor. İşe alınan mimarların yetkin olmadığı için düşük ücret verildiği iddia ediliyor. Yetkinlik tartışması yapılamayan örneklerde ise TMMOB MO tarafından belirlenen en düşük proje bedellerinin bile alınamadığı sektörde TMMOB tarafından açıklanan tavsiye edilen en düşük mimar maaşının verilmesinin mümkün olmadığı öne sürülüyor. İki bedel arasında ilişki olduğu doğru olsa da rakamlar ve süreçler analiz edildiğinde farklı bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz;
Elbette bir yeni mezunun deneyim eksikliği olabilir veya bir mimarın günümüz gerçekliğinde farklı programları kullanması, yeni malzemelere dair güncel bilgileri olması gerekir. Ancak belirlenen taban ücret deneyim veya özel uzmanlık gerektiren işlere göre hesaplanmış bir nispi ücreti değil, insanca yaşamak için gereken en az miktarın hesaplanması ile bulunan ücrettir. Dolayısıyla taban ücret hak edilmemiş bir bedeli değil, bir çalışanın hayatından ayırdığı aylık zamanın karşılığı olarak en azından yaşamını devam ettirebilmesi için yoksulluk seviyesinde bir bedel alması gerektiğini tarifler.
Elbette en düşük proje bedellerinin bile altında ücretler verildiği, piyasanın her geçen gün ofisler ve serbest çalışan mimarlar için de daha da küçüldüğü doğru. Mesleğin %80’ini oluşturan ücretli çalışan mimarların emeğinin asgari ücrete indirgenmesi, “mimarlık mesleğinin ederi asgari ücrettir” demeye gelir dolayısıyla en düşük mimari proje bedelinin altında ücret verilmesi mimarlara asgari ücret verilmesinin nedeni değil sonucudur.
“Emekten yana bir TMMOB” ifadesi tam da bu sebeple serbest çalışanlar dahil tüm meslektaşların haklarını koruyan bir meslek odaları birliğini tarifler. Çünkü mesleğin sorunlarının bütüncül çözümü üretenlerin sorunlarını çözmekten geçmektedir.
Peki “emekten yana bir meslek odası” ofiste çalışırken yaşadığımız sorunların doğru tespit edilip çözüm üretilmesi için yeterli mi? 2009’da yapılan kurultayın sonuç bildirgesinde yayınlanan kararlara baktığımızda cevabı görebiliyoruz;
2010 tarihli sonuç bildirgesine göre TMMOB Ücretli ve İşsiz Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayı‘nda toplam 79 karar önergesi, oy kullananların 2/3‘ünün oylarıyla kabul edildi. ( https://www.tmmob.org.tr/en/content/tmmob-ucretli-ve-issiz-muhendis-mimar-ve-sehir-plancilari-kurultayi-sonuc-bildirgesi )
2/3 oy çokluğu ile kabul edilen kararlar işsizlikten, haftalık en fazla 35 saat çalışma süresine, ücretlerin denetlenmesinden isteğe bağlı işten çıkışlar için ödenecek tazminatlara, mobbing ve cinsel tacizden engelli meslektaşların haklarına dek birçok soruna çözümler barındırmakta.
Dolayısıyla evet, emekten yana bir meslek odası çözümlerin üretilmesi için yeterli diyebiliriz. Ancak 15 yıl sonra bile aynı sorunları yaşıyor olmamız çözümlerin uygulanması için emekten yana bir Oda’dan daha fazlasının gerektiğini gösteriyor.
İşsizliğe çözüm olarak oda tarafından yürütülebilecek her çalışma geçmiş dönemlerde yetkilerin kısıtlanması nedeniyle yarım kalmış durumda. 94500 TL olarak açıklanan tavsiye edilen taban ücrete yönelik meslektaşlardan gelen ilk tepki Oda’nın bu ücretleri denetlemediği yönünde.
Elbette taban ücretin açıklanmasının yeterli olmadığı ve denetlenmediği sürece anlamını yitirdiği doğru bir tespittir ancak kısıtlanan yetkilerden biri de bu denetleme mekanizmalarıdır. Dolayısıyla mevcut yönetmelikler kapsamında meslek odamızın üyelerinin haklarını koruması için zorunlu olan yetkilerinin kanunlar yoluyla kısıtlanmış olması ücretli çalışanlar olarak en temel sorunlarımızdan biridir.
Müteahhitler, inşaat firmaları dünyanın en zenginleri listesine girerken 4 yıllık lisans eğitimini tamamlayarak mezun olan mimarların mesleklerini yapmaya devam edebilmek için kullanmak zorunda oldukları bilgisayarları veya programları bile alamayacak durumda olmaları, en temel mesleki haklarımızı birlikte savunacağımız Oda’nın asgari ücretin %2’sinden daha az olan aidatlarını bile ödeyemeyecek durumda olmaları en temel sorunlarımızdan biridir.
Yapı üretim sürecindeki denetimsizlik, plansızlık, cezasızlıktan kaynaklan tüm problemlerin sorumluluğunun, “yetkin mühendislik / mimarlık” argümanları üzerinden yeni mezun meslektaşlarımıza yüklenerek yıkılan binaların, yaşanamayan kentlerin sadece bir eğitim sorunuymuş gibi yansıtılarak diplomanın özel sektör insafına kalan 2 yıllık staj sonrası verilmesini öngören sistemler en temel sorunlarımızdan biridir.
Elbette paralı eğitimle gelen vakıf üniversitelerinde verilen eğitim başta olmak üzere öğrencilerin ve akademisyenlerin bilgiye, eğitim materyallerine ve akademik gelişimi devam ettirmelerini sağlayacak kaynaklara erişimi kısıtlı ve yetersizdir. Ancak bu sorun deneyim eksikliğinden veya akademisyenlerin ya da öğrencilerin yetersizliklerinden değil kaynakların eşitsiz dağılımından gelmektedir. Paralı eğitimin eğitim hizmeti değil eğitim turizmi yarattığı gerçeği ile yüzleşmeden sorunu staj adı altında özel sektöre daha da bağımlı hale getirecek uygulamalar çözümün değil sorunun bir parçasıdır.
Bugün ofislerde yemek bile parası bile verilmeyen stajyerler, asgari ücret bile verilmeyen yeni mezunlar, deneme süresi adı altında sürekli rotasyonla çalıştırılan mimarlar gerçekten yetkin değilse neden 45 saat gibi yüksek bir haftalık çalışma saati sonrası mesailere kalacak kadar çok çalıştırılmaktadır?
Eğer aranan gerçekten uzmanlık ise çalışanlar mesleki gelişim için desteklenmek yerine neden mobbing ile bezdirilerek istifalara zorlanmaktadır? 2024 yılında yapılan ankette; “şu anda hangi alanda çalışıyorsunuz?” sorusuna “akademi” olarak cevap verenlerin oranı %2 iken; “daha önce akademide çalıştınız mı?” sorusuna cevap verenlerin oranı %8’dir. Bu oranlar akademi alanı için kariyer değişiminde 4 katlık bir artışı ifade etmektedir. Diğer alanlarda oranlar; belediye için 6 katlık, yapı denetimde 2.5 katlık artışı ifade ederken ofis ve şantiye için yaklaşık olarak 2,5 katı bir düşüş görülmektedir. Çalışma hayatı uzmanlaşmaya göre değil maddi zorunluluklar gereği barınılabilen iş yerlerinde” “açılan ilanlara göre” şekillenmektedir.
Ankete katılanların yarısından çoğu haftalık rutin çalışma saatlerinin 46 saatten fazla olduğunu belirtmiştir. Ne kadar net maaş aşındığı sorusuna ise katılanların yarısından fazlası 35bin TL veya daha az cevabını vermiştir. Haftalık çalışma saatlerine ek olarak katılanların %80’i haftalık 10 saatten fazla mesaiye kaldığını belirtmiştir.

Mobbingle karşılaşıp karşılaşmadıkları ve hangi çeşitlerine maruz bırakıldıkları sorulduğunda; Katılanların %70’i mobbinge maruz kaldığını, %70’inden görev tanımı dışında iş yapmaları istendiğini, %40’ından meslek etiğine aykırı işler yapmaları istendiğini, %56’sı yetersiz hissettirildiğini, %42’si sözlü taciz ve aşağılamalara maruz kaldığını, %65’i zam alamadığını belirtmiştir.
Son olarak “mesleğinizi yapabiliyor musunuz?” sorusuna katılanların sadece %35’i evet cevabını verebilmiştir. %34’ü yapamadığını belirtirken %31’i çekimser kalmıştır. Bu veri üzerine yazının başında alıntıladığım cümlenin geçtiği paragrafı biraz daha genişleterek aktarmak istiyorum;
“Mimar programa ve durum planının taşıması gereken bütün verilere ve bilgilere sahip olsa bile hemen bir proje çizimine geçemez, geçmemelidir de. Örneğin yukarıda belirtildiği gibi mimar bir moral sorunla karşı karşıyadır. Genellikle mimarlar ilgi duydukları konular karşısında duygusaldırlar. İyiyi, yeniyi yararlıyı, güzeli yaratma çabası, telaşı içindedirler. …
Başarılı bir sonuç, araştırma, zaman, titiz ve ciddi bir emeğe dayanır.”
Yazıya başlarken alıntılanan cümlenin devamında, alıntının sahipleri, “iyiyi, yararlıyı” üretme çabasını bir seçenek olarak değil, mimarlar için genel bir var olma hali olarak tanımlıyor. Bu varoluşsal halin, sezgisel ve içgüdüsel dışavurumunun başarılı bir sonuca dönüşmesinin araştırmaya, zamana, titiz ve ciddi bir emeğe dayandığı tespitinde bulunuyor. Yani ister serbest çalışan veya ofis sahibi olalım ister ücretli çalışan olalım bu sistem içinde birçoğumuz mesleğimizi yapma imkanına sahip olduğumuzu düşünmüyoruz.
Bu bağlamda mesleğin sorunlarının bütüncül çözümü üretenlerin sorunlarını çözmekten geçmesinin tek sebebi rakamsal çoğunluklar olmadığını da vurgulamak lazım. Rakamsal çoğunluk bir sebep değil, bir sonuç; üretim ilişkileri üzerinden büyüyen sermaye yoktan var edemeyeceği için ancak çoğunluğu sömürerek azınlık olanda sermaye birikimini sağlayabilir. Sömürüye dayalı olduğu için ancak ezilen ezen ilişkisi içinde var olabilir. Anketler veya tanımlar dışına çıkarak günümüzden mevcut örneklerle de konuyu inceleyebiliriz; Edirne Yalova gibi şehirlerde ücretli çalışan mimarların TMMOB tarafından tavsiye edilen taban maaşı bile alamıyor olması, hatta bazı yerlerde maaşların asgari ücrete kadar çekilmesi ücretli çalışanların kendi ofislerini açmasına sebep olmuş, bölgedeki tek kişilik ofis sayılarında artış görülmüştür. Ancak ofis sayısı arttıkça piyasa daha da küçülmüş, proje bedelleri daha da kırılmaya başlamıştır. Bununla birlikte ücretli çalışanların taban ücrete daha yakın rakamlarda maaşlar alabildiği illerde ofis sayısında ciddi yığılmalar görülmemekte, ofisler arası fiyat kırmalar azalmakta, proje bedelleri olması gerektiği seviyelere çekilebilmektedir. Olumlu örneklerin olduğu illerin nüfusunun (ve buna bağlı olarak illerdeki ofis sayısının) büyükşehirlere göre düşük olduğu aşikardır. Ancak ilçe bazında değerlendirildiğinde benzer çözümlerin bir çok bölgede uygulanabileceği görülmektedir.
Yazıda veya bahsi geçen kurultay ve kaynaklarda değinilen çözümler (kooperatifleşme, düşük ücretlere ve hak ihlallerine karşı meslek sendikası kurma, sendikalarda örgütlenme, toplu iş bırakma, taban ücretin denetlenmesi, vb.)
Belirleyici olan meslek odamızda, ücretli çalışan ve işsiz mimarlar çalışmalarımızda hali hazırda üretilmiş olan bu çözümleri örgütlü bir biçimde uygulamaya koyup koymayacağımızdır.
Toprak Erduvan







