<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mimarlara mektup yazılar &#8211; Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi</title>
	<atom:link href="http://www.mimarist.org/tag/mimarlara-mektup-yazilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mimarist.org</link>
	<description>Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Mar 2026 09:26:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://www.mimarist.org?v=4.9.22</generator>
	<item>
		<title>Pandemi ve Temasın Politikası; Neo-Liberal Eğitim Senaryosunda Mimarlık Okullarına Biçilen Role Dair&#8230;</title>
		<link>http://www.mimarist.org/pandemi-ve-temasin-politikasi-neo-liberal-egitim-senaryosunda-mimarlik-okullarina-bicilen-role-dair/</link>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2021 08:43:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Murat Çetin / Prof. Dr. Kadir Has Üniversitesi)]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Odadan Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlara mektup yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[murat çetin]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[pandemide mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[uzaktan eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimarist.org/?p=18866</guid>
		<description><![CDATA[Pandemi döneminde mimarlık eğitimi alanı zorunluluktan ötürü kendini çevrimiçi veya uzaktan eğitim olarak tanımlanan bir formata büründürdü. Bu model, kimi mimarlık eğitimine dair toplantılarının da tema olarak belirlediği üzere ‘temassız eğitim’ olarak tanımlanmaya başladı. Bu terimin yaygınlaşması bir tesadüf değil kuşkusuz. Tıpkı pandemi tedbirlerinden en önemlisi olan ‘fiziksel mesafe’ yerine]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Pandemi döneminde mimarlık eğitimi alanı zorunluluktan ötürü kendini çevrimiçi veya uzaktan eğitim olarak tanımlanan bir formata büründürdü. Bu model, kimi mimarlık eğitimine dair toplantılarının da tema olarak belirlediği üzere ‘temassız eğitim’ olarak tanımlanmaya başladı. Bu terimin yaygınlaşması bir tesadüf değil kuşkusuz. Tıpkı pandemi tedbirlerinden en önemlisi olan ‘fiziksel mesafe’ yerine ‘sosyal mesafe’ teriminin dolaşıma sokulması gibi. Tüm bunlar, ortaya çıkan bu durumun yarattığı kaçırılmaz fırsat ile kitlelerin kamusal alanda tezahür edebilecek doğrudan diyalogunu da kısıtlamaya yönelik bir erk refleksi olarak okunmalıdır. Aynı şekilde, temassız eğitimin “uzaktan eğitim” adı altında yeni bir model olarak kabulü meselesi de üniversitelerin her anlamda etkisiz hale getirilmesinde kullanılan bir başka erk aygıtıdır.</p>
<p>Esasen olağanüstü ve zaruri koşulların getirdiği geçici bir model olarak algılanması gereken bu modelin ve ‘temassızlık’ olgusunun mimarlık eğitimi çevrelerince gereğinden fazla olumlanması, meşrulaştırılması ve neredeyse yüceltilmesine dair ifadeler, temassızlığa dayalı bir gelecek öngörüsü konularında endişeler uyandırıyor. Mimarlık eğitiminin hem emekçileri hem karar vericilerinin biraz fazla mı hızlı ve önden gittikleri sorusunu akla getiriyor. Mimarlık eğitimi emekçilerinin özverili çabalarının kıymetini teslim ederek bir tarafa koyarken, eğitim politikalarında uzun süredir gözlenen çözünmenin sadece bu olağanüstü günlerdeki yeni tezahürü olan ‘temassızlık’ olgusunun da eğitimin yozlaşmasına ve daha büyük politik ajandalara alet edilmesine dair sürdürmemiz gereken mücadele aksını yeniden üretirken ıskalanmaması gerektiğini hatırlamamızda fayda var.</p>
<p>Pandemi, tarihteki emsallerine benzer şekilde seyrini sürdürmekteyse de bu salgın da elbet ve er-geç bitecek. Tarihteki tüm salgınlarda olduğu gibi. Biyolojik, sosyolojik ve ontolojik kökenleri neredeyse çok az değişmiş olan insanoğlu çok sayıda ve türlü felaketleri geçirdikten sonra yine olağan işleyişine dönegelmiş, doğasında olan toplumsal kolektif hayatlarına dönmüşlerdir. Şu sıralar Avrupa’nın Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerinin çeşitli kentlerinde, hükümetlerin aldıkları kısıtlama tedbirleriyle ilgili baş gösteren protesto ve direnişler bu salgın bahane edilerek uzun vadede özgürlükleri kısıtlayıcı tedbirler alan iktidar ve hükümetlerin kararlarının, bunun farkına varan kitlelerce reddedilme girişimleridir.</p>
<p>Yine, pandemi tedbirleri sırasında <em>#evdekal</em> etiketiyle birlikte kullanılan ‘hayat eve sığar’ sloganı bu anlamda oldukça çarpıcıdır. Halbuki hayatın eve sığmayacağı gün gibi aşikardır. Kamusal alanı yok etmenin, toplumsal etkileşimi, siyasi bilinci ortadan kaldırarak insanları gönüllü bir tutsaklığa ikna etmenin çok güzel bir mazereti haline gelmiştir salgın. Mevcut erk sistemi için şimdiki mesele bunun nasıl kalıcı kılınacağına dair her zaman olduğu gibi şık gerekçeler hazırlamaktır. Aynı şekilde çevrimiçi hayat ve uzaktan eğitim (ve özellikle bunun ‘yeni normal’ olarak tanımlanıp sürdürülme çabası) da özellikle üniversitelerin, bilim ve düşünce üretme, bilgiyi sorgulama, eleştirel akıl, kolektif emek ve bunlarla oluşabilecek toplumsal gücü etkisiz kılmak ve bu kez eğitim camiasını gönüllü bir tutsaklığa ikna etmek için çok uygun bir erk aygıtı olarak belirmektedir.</p>
<p>Bu gelişmelere politika, biyo-politika ve temas kavramları arasındaki ilişkiler bağlamında bakıldığında, medya, özellikle de pandemi ile tümüyle ön plana geçen ‘yeni medya’, toplumsal düzeni sadece yasal düzenlemelerle değil kitlesel etkileşim ile de biçimlendirilmeye, koşullandırılmaya ve oldukça stratejik yöntemlerle de manipüle etmeye başlamıştır. Dolayısıyla, ‘temassızlık’ meselesinin gündeme oturması ne bir tesadüftür ne de pandemiyle ilgili sıradan bir konudur. Temas politik bir meseledir ve temassız yaşam öngörüsü kesinlikle politik bir ajanda barındırmaktadır.</p>
<p>Eğitim, tarih boyunca politikanın en önemli enstrümanı olmuştur. Her politik düzen mevcut eğitim sistemini değiştirir, her politik amaçlı grup kendi okullarını kurar. Bu artık organik bir bağdır. Eğitim ve onu eşi aydınlanma düşüncesi, 1970lerdeki petrol krizinden başlayarak ve 1989’da Sovyet Bloku’nun gücünü yitirip, 1990’larda liberal ekonomilerin hız kazanışından itibaren Descartescı rasyonalizmden, Hegelci diyalektikten, Tafurici eleştirel akıldan hızla uzaklaştırılmaya çalışılmış, daha çok Deleuzecü, Debordcu bir liberal, gevşek, muğlak, her şeyin olağan, her şeyin mubah olduğu bir ‘öğretilmiş çaresizliğe’ (ve hatta bundan haz duymaya) dayalı bir düşünce zeminine çekilmiştir. Dolayısıyla, hızla köleleştiğimiz ve robotlaştığımız bir yaşamın, sorgulamadığımız, sadece olabildiğince tükettiğimiz, eleştirmediğimiz, sunulan minik konforlarla oyalandığımız, uslu bir sistem insanı olursak ulaşmamıza izin verilen avantajlarının ve erdemlerinin bize her kanaldan empoze edildiği, büyük kitlelerin yaşam koşulları konusunda kaygılanmayı bıraktığımız bir düşünce zemini aşamalı olarak hâkim kılınmıştır. Bu düşünce zemini gündelik hayatı ele geçirirken stratejik olarak eğitim kurumlarına da zerk edilmiştir. Özellikle eğitim dünyamızda ve akademide yaklaşık son 15-20 yıldır görülen yaygın bir hastalık olan ‘her şeyi olumlama ve meşrulaştırma’, ‘sürekli bir uyum sağlama’ dürtüsü, bu tür sistemik bir aşılamanın sonuçları olarak karşımızdadır. Dolayısıyla uzaktan veya çevrimiçi ya da temassız eğitimi pandemi sonrası için de formüle etmeye yönelik tartışmalar da farkında olmadan insanların temasını kalıcı olarak kesme girişimlerine ‘yeni normal’ ve ona uyum gibi şık bir ad altında çanak tutmak, onu olumlamak, meşrulaştırmak ve erdem atfederek yüceltmekten başka bir şey değildir.</p>
<p>Zaten, üniversite artık kıymeti kendinden menkul bir sistem, herhangi bir işyeri gibi içerisinde kariyer yapılan bir kurum haline gelmiş durumdadır. Üniversite mensupları da birer ‘kariyer erbabı’, eskiden akademi dediğimiz üniversite ise bir memuriyet konumundadır. Akademik özne artık “üniversite niye vardır?” gibi bazı temel varoluşsal soruları kasten es geçen, kendi meşruiyetini temelinden dinamitlemekten çekinmeyen, eleştirel akıldan bilerek uzaklaşan, soru sormaktan çekinmenin ötesinde artık onu gerekli dahi görmeyen bir kurumsal (<em>yani corporate</em>) çalışandır. Akademik özne kapitalist bir öznedir artık. Ve bu, Türkiye’ye özgü değil küresel bir eğilimdir ve sebebi mevcut düzene gönüllü teslimiyettir.</p>
<p>Üstelik, mimarlık ve mimarlık eğitimi zaman zaman trend belirleyicilerce gündeme sokulan çeşitli kavramların peşine takılmış ve bugün mimarlık ve mimarlık hatta tüm tasarım eğitimini içinde bulunduğu açmaza sürüklemiştir. Bugünkü ‘mimarlık eğitimi’ epeydir hayattan, gerçeklikten çok uzak hale gelmişken, ‘eğitimde yenilikler’ furyası bu kez de ‘pandemi’ etiketiyle ve ‘temassızlık’ mottosuyla devam etmektedir. Bugün itibarıyla pandemi ve mimarlık eğitimi konulu seminerler verenler prestij kazanmış, pandemi ve mimarlık konulu makaleler artmış, dergi yayın sıralarında bu makaleler öne geçmiş, akademik kariyer basamaklarında yükselme konusunda avantajlar dahi sağlamıştır. Bunlar doğaldır ve kendi başına da sorunlu olmayabilir doğrusu. Ancak biraz önce belirtilen ve mimarlığın doğasında genetiğinde bulunan TEMAS olgusunu da tümüyle ortadan kaldıracak bu yeni furya, mimarlık mesleğinin kendi topuğuna kurşun sıkması anlamına gelecektir.</p>
<p>Kültürümüzdeki ‘durumdan vazife çıkarmak’ deyimi, ‘işgüzar’ tabiri ve ‘kraldan fazla kralcı olma’ ifadeleri bizim bu küresel eğilime zaten meyilli olduğumuzu gösteriyor. En popüler sosyalleşme ortamımızı da temsil eden futbol alanında da olduğu gibi, bir tür coşkulu amigo, hatta holigan taraftar misali körü-körüne tutunduğumuz şeyleri savunmak toplumsal genetiğimizde yatıyor olabilir. Kaldı ki son dönemlerde akademinin ve akademisyenlerin durumu bu basit sosyolojik tutumdan öteye geçmiş ve ‘katiline âşık olma’ olarak özetlenebilecek olan ‘Stockholm Sendromu’ belirtileri göstermeye başlamıştır. Temassız-uzaktan-çevrimiçi eğitimi bir yeni yaşam modeli haline getirmek de bu tür bir ‘durumdan vazife çıkarma’ eylemi, bir tür işgüzarlık, amigoluk olarak okunabilir. Ama bunun sonuçta bizlerin hayatına mal olabilecek bir ‘Stockholm Sendromu’ olduğunu da görmek gerekiyor.</p>
<p>Literatürde de yer alan ‘kullanışlı ahmak’ terimi (useful idiot) ilk kez Sovyet Rusya’da söylemleriyle istemeden sosyalizme hizmet eden Avrupalı liberal aydınlar için kullanılan ve çok basitçe ‘farkında olmadan karşıt görüşe hizmet etmek’ anlamına gelen bir ifadedir ve çoğunlukla siyaset alanında kullanılır. Günümüzün sözde aydınları ve akademisyenler için son zamanlarda da sıklıkla kullanılır hale gelmiş ve gündelik basına dahi yansımıştır. Öyle sanırım ki bir süre sonra ve (umarım olmaz ama) eğer gerçekleştiği takdirde, orta vadede dahi yarattığı sorunlar ortaya çıktıkça, vaktiyle çevrimiçi-temassız bir yaşam ve eğitim öngörüsüne hizmet edenler de bu terimle anılacaklardır.</p>
<p>Uzaktan eğitim meselesindeki en temel politik boyut da pandeminin körüklediği bariz sınıfsal ayrışmadır. Çevrimiçi bir hayatın devamını öngörmek de bu sınıfsal kutuplaşma ve çatışmanın sürmesi anlamına gelmektedir ne yazık ki. Bu meşrulaştırılmaya çalışılan yeni normal ayrıca, değil tüm çocuklarına bilgisayar alabilmek, evine tek bir bilgisayar dahi sokamayacak ebeveynlerin, internet erişiminin olmadığı yerleşim yerlerinde oturan, olsa dahi elektrik ve internet faturalarını ödeyemeyecek ama çocuklarını okutmak için yanıp tutuşan milyonlarca anne-babaların geleceğe dair umutlarını ve çocuklarının eğitim fırsatlarını daha da çok ellerinden almak demektir de aynı zamanda. Evde interneti kesildiği için köşe başındaki pastanenin kablosuz ağından faydalanarak pastane gürültüsü içinde dahi olsa çocuğunu derse sokabilmek için art arda çay söylemek zorunda kalan anneler, ekranda uyuyakalan çocuklar, aynı evdeki kardeşlerinin ders seslerinden kendi hocasını duyamayan çocuklar, ekranda kimi arkadaşları ve hatta hocaları çerezlerini atıştırırken evinin durumunu göstermekten çekindiğinden ekran açamayan gençler uzaktan eğitimin gerçek ve çıplak yüzüdür.</p>
<p>Toplumsal her yapıda olduğu gibi, özellikle eğitim alanında ve bilhassa da mimarlık eğitimi alanında fiziken birlikte olmanın sağladığı karşılıklı enerji transferinin, birliktelikten ve kolektif üretim ile kolektif paylaşımdan doğacak sinerjinin mimarlık eğitiminin kalbinde yattığı gerçeğini, eğitim emekçileri ve eğitimin bu ölçekteki karar vericileri olarak bizler unutamayız veya göz ardı edemeyiz. Bu enerji ve sinerji döngüsü, hayatta birey değil ancak toplum olarak var olunabileceğini öğrencilerinin genetiğine doğrudan ve dolaylı olarak formatlayan bir eğitim olarak mimarlığın politik yanını da ihtiva eder. Aktif katılımlarla, tartışmalarla, katılımcı ve eleştirel bir topluluğun toplumsal hayatın özü olduğunu öğrencilerinin iliklerine işleyen mimarlık eğitimi düpedüz politiktir. Buna karşın, bugün, ekranındaki insan suretleri önünde pasifize olmuş, 4 duvar arasına sıkışmış bir ‘yeni normal düzen’ öğrencisi ise toplumun siyasal dinamiklerinden yoksun, bireyci, bencil, vahşi, acımasız, insana temastan yoksun, bambaşka ve hatta tehlikeli bir politik varlık olmaya adaydır.</p>
<p>Salgın sonrası öngörülen ve bizlerin de farkında olmadan katkıda bulunacağı çevrimiçi ‘yeni normal’ yaşam projesi, bir yanda evinde kalabilme lüksüne sahip, steril, hijyenik elit bir tasarımcı zümresi, diğer yanda ise o yalıtılmış bir sanal alemde hazırlanan çizimleri, projeleri hayata geçirecek, ve evde kalma seçeneği dahi olmayan, hayatlarını salgın tehlikesi altında toplu ulaşım araçlarında, fabrikalarda, madenlerde kalabalıklar içerisinde sürdürmek zorunda olan bir emekçi zümresinin olduğu katı, sınıfsal bir ayırımı içkin olarak barındırır. Bilgisayara, akıllı telefona, internete, sağlıklı bir çalışma mekanına, yüz yüzeyken okul laboratuvarlarında lisanslı olarak yüklü olan ama kendi bilgisayarında bu çizim programlarına erişemeyen öğrenciler demektir temassız yeni normal.</p>
<p>Bu siyasal ve toplumsal yarılma zaten 19. Yüzyıl Endüstri Devrimi’nden bu yana süren, giderek şiddetlenen ve toplumun evrimi gereği yıkılmakta olduğu günlerin beklendiği bir çatışma zeminiyken, bu yarılmanın kapanması bir yana, polarize edilmiş sınıfların, kökten birbirinden kopmasının yolunu açacak bu tür yeni kutuplaşmalar dünyanın ihtiyacı olan en son şey olsa gerek. İhtiyaç duyulan yeni düzen, salgının teşvik ettiği izole bir ‘yeni normal’ değil, tüm kutuplaşmaların sınıfsallaşmaların sömürülerin ortadan kalkacağı yeni bir kolektif toplumsal düzen olsa gerek.</p>
<p>Mimarlığı ve eğitimini, mimarın da bizzat içinde bulunması gereken kolektif üretimden, emekten, işçiden, ustadan, imalat atölyesinden, marangozdan, demirciden, camcıdan, şantiyeden koparmak ne kadar mümkündür ve ne derece doğrudur? Ayrıca bu çevrimiçi yaşam öngörüsü mesleğimizin özünde yatan bu içkin temasa dair hafızayı da ortadan silme potansiyeli barındıran bir girişimdir. Stüdyolardaki yaşamı, atölyelerdeki talaş ve tutkal kokusunu unutturmak bu mesleğe ne kadar revadır? Çok yakın zamana kadar mimarlık eğitiminin uygulamadan ne kadar kopuk olduğundan şikâyet eden bizlerin, bugün temassızlığın gelecekteki erdemlerine övgüler düzmeye meyilli oluşumuz bu hafızanın eğer sağlam bir duruş geliştirilmez ise ne kadar kolay ve çabuk hafızalardan silinebileceğine dair bir gösterge niteliğinde. Yine daha düne kadar öğrencileri grup çalışmalarına teşvik ederken, zaten bireysellik üzerine bir ortamda yetişen bu çocukların grup çalışmalarındaki yetersizliklerinden dem vururken, şimdi herkesin kendi masasında ve ekranında hapsolduğu bir dünyayı onlara layık görmek ne kadar ahlakidir?</p>
<p>Ayrıca ailesinden ayrı bir şahsiyet kazanmasının en önemli fırsatı ve mecrası olan üniversite öğrenciliğini, yine ebeveynlerinin dizi dibinde, her hareketlerinin, derslerinin, hocalarıyla iletişiminin bu ebeveynlerce sürekli denetlendiği hissinin hâkim olduğu bir ortamı onlara layık görmek ve buradan özgüvenli, bireysel ve toplumsal sorumluluklarına sahip meslek insanları yetişeceğini ummak, saflık değilse de nasıl bir naifliktir?</p>
<p>Dolayısıyla temassız bir eğitime dayalı çevrimiçi bir yeni normal düzen öngörmek, bunu oluşturmak, geliştirmek, sürdürmek, desteklemek hem insanlığın varoluşunun hem akademinin hem de mimarlık mesleğinin özüne ihanetten ibarettir.</p>
<p>Salgın’ın kendisi ve ‘salgın söylemleri’ arasındaki farkın unutulmaması, bu ikisinin birbirinden ayırt edilmesi ve kendi alanlarımızda da bunların ayrı ele alınması gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Yine, endişe ve tahayyül arasındaki farkı vurgulayıp Ulrich Beck’in <em>Risk Toplumu</em> kitabında vurguladığı ‘endişe ortaklığı’ olgusu ve Iain Wilkinson’un <em>Endişe Toplumu</em>’nda odaklandığı veya Heinz Bude’nin <em>Korku Toplumu</em> kitabında değindiği korku ve endişe unsurlarıyla kurulan tahakkümün norm olarak kabullenilmesi, David Lyon’un <em>Gözetleme Toplumu</em> kitabında belirttiği ve ta 1970’lerde Foucoult’un uyardığı Panoptikon’un bir toplum modeli olarak artık kurumsallaşmasına yol açtığını anımsamak gerekir. Bugün farkında olmadan içine sürüklendiğimiz o çevrimiçi hayat öngörüsü de bizi çok daha karanlık senaryolara taşıyacak bir başka ‘endişeyi kalıcı bir tahayyüle dönüştürme’ pratiğinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Salgına dair çözüm odaklı çalışmaların değeri kuşkusuz çok fazla ama bu endişelerin gelecek tahayyüllerimizi biçimlendirmesi, üstelik bu yönde yapısal tedbirler almaya kalkışılması ise kendi distopyamızı kendimizin inşa etmesi doğrultusunda oldukça problemli bir tutum ve girişimler bütünüdür. Unutmamalıdır ki tüm distopya literatüründe (edebiyat, sinema vs.) kurulan o distopik otokratik düzenler kitlelerin kendi rızalarıyla, hatta gönüllü katılımıyla oluşmuş ancak sonra bireylerine zulüm edilen düzenekler haline gelmişlerdir. Bu yüzdendir ki bu sıra dışı ve geçici durumun adeta yeni bir eğitim modeli olarak ele alınması, tescillenmesi ve kurumsallaşması yönünde bir yaklaşımla değil… bu yenilikçi bir dönüşüm değildir, bir gelecek öngörüsü olamaz. Çünkü;</p>
<p>Hayat eve SIĞMAZ, aynı şekilde de mimarlık eğitimi de çevrimiçi mecralara ve 2 boyutlu monitörlere SIĞDIRILAMAZ ve insanla, hayatla, maddeyle temastan KOPARILAMAZ…</p>
]]></content:encoded>
			</item>
		<item>
		<title>Ülkenin Yönetim Krizi, Meslek Odaları Üzerinden Çözülemez</title>
		<link>http://www.mimarist.org/ulkenin-yonetim-krizi-meslek-odalari-uzerinden-cozulemez/</link>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2020 12:40:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Tores Dinçöz - TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Odadan Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlara mektup yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[tores dinçöz]]></category>
		<category><![CDATA[yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimarist.org/?p=18334</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemiz, tüm dünyayı etkileyen ve çok sayıda kişinin yaşamını yitirmesine yol açan pandemi sürecini ve bunun ekonomik-sosyal etkilerini yaşamaya devam ediyor. Salgının henüz kontrol edilemediği ve dönüşümünün kestirilemediği şu günlerde; mevcut siyasal-ekonomik kriz ve yönetim sorunu can yakıcılığını koruyor. Memleketin sorunlarına çözüm bulmak bir yana çözüme dair perspektifin bile izlerine]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemiz, tüm dünyayı etkileyen ve çok sayıda kişinin yaşamını yitirmesine yol açan pandemi sürecini ve bunun ekonomik-sosyal etkilerini yaşamaya devam ediyor. Salgının henüz kontrol edilemediği ve dönüşümünün kestirilemediği şu günlerde; mevcut siyasal-ekonomik kriz ve yönetim sorunu can yakıcılığını koruyor. Memleketin sorunlarına çözüm bulmak bir yana çözüme dair perspektifin bile izlerine rastlayamazken, iktidar mevcut krize her gün bir yenisini eklemekten çekinmiyor. Kriz yaratma hususundaki bu mahareti anlamak için, meslek odalarımızın yakın mücadele tarihine kısaca bir göz atmak yeterlidir. İktidar tarafından, farklı zamanlarda ama mutlaka ısrarlı periyotlarla meslek odalarının özerk-demokratik işleyiş ve yapısına müdahale edebilmenin yolları aranmıştır. Merkezi idarenin, ülkenin içinden geçtiği döneme ve acil çözüm bekleyen hayati sorunlara göz kapatarak meslek odalarını etkisizleştirmeye dönük müdahale girişimleri oldukça düşündürücüdür.</p>
<p>Bilimsel yaklaşımdan, kentsel planlama ve koruma anlayışından uzak bir yol izleyen merkezi irade; yurttaşların ve meslek kuruluşlarının talep ve önerilerine daha fazla baskı ile yanıt veriyor.</p>
<p>Hafızalardaki yeri henüz çok sıcak olan, 1999 Marmara Depremi’nden bu yana geçen 21 yıllık süre zarfında üretilen tüm afet politikaları çökmüştür. Olmasını beklediğimiz yıkıcı depreme karşı alınması gereken kısa, orta ve uzun vadeli hiçbir önlem hayata geçirilememiştir. Yaşanması kaçınılmaz olan depreme karşı küçük müteahhitlik sistemi üzerinden kentsel sağlamlaştırmanın yapılamayacağı başından belli olan süreç tüm uyarılara rağmen hayata geçirildi ve bugün inşaat sektöründe yaşanan kriz ortaya çıkmış oldu. Kobe örneğini ele alırsak; Kobe’de yaşanan 7,2 şiddetindeki depremin ardından 10 yıl içerisinde alınan önlemler sonrasında aynı şiddette yaşanan diğer bir depremde hiçbir hasar oluşmamıştır. Bizde ise geçen bu süreçte ‘yıkılması muhtemel olan yapıların sayısı (1.600.000) ve envanter’ en yetkili ağızlardan ancak iki hafta önce açıklanabilmiştir. Hâl böyleyken, önümüzdeki 20 yıl zarfında gerçekleşme olasılığı %65 olan yıkıcı depreme karşı ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarının eylem birliği yaparak çalışması gerekirken; merkezi idare tüm gücünü, enerjisini ve ekonomik kaynaklarını doğaya geri dönülemez zararlar verecek projelere yöneltmiştir.</p>
<p>Kısacası; doğa tahribatı, kent kaynakları ve doğal-tarihi değerlerinin talanı, işsizlik, açlık ve yoksulluk, kıdem tazminatı, hayat pahalılığı, sel ve diğer tüm afetler gibi can yakıcı sorunlar çözüm beklerken, kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarıyla uğraşmak yanlış bir tutum olarak tüm kesimler tarafından tespit edilmiştir. Bu süreçte asıl sıkıntı, tüm demokratik-özerk kurumların yapılarının keyfi olarak değiştirilmesinin istenebileceğidir. Örneğin, ilçe belediyelerinin birden fazla olabileceği, muhalif tüm yayın kuruluşlarının kendi RTÜK’ünü istemesi sonuçlarını doğurması kaçınılmazdır.</p>
<p>Buradan hareketle, gündemde olan başta Baro Yasası Değişikliği olmak üzere kıdem tazminatının fona devredilerek emekçilerin alın terlerinin gasp edilmesine, güvenlik soruşturması yasası ile tüm toplumun fişlenerek Anayasa’nın hukuk devleti, eşitlik, ayrımcılık yasağı, insan onuru, çalışma hakkı gibi en temel maddelerinin ortadan kaldırılmasına,</p>
<p>TMMOB’un etkisizleştirilmesine karşı tüm üyelerimizle birlikte mücadele etmeye, yan yana durmaya ve dayanışma içinde olmaya karalılıkla devam edeceğiz. Gerçek ve yaşamsal sorunların çözümü için mücadeleyi sürdüreceğiz.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-18335" src="http://www.mimarist.org/file/2020/07/dokunma3_0.jpeg" alt="" width="500" height="505" srcset="http://www.mimarist.org/file/2020/07/dokunma3_0.jpeg 500w, http://www.mimarist.org/file/2020/07/dokunma3_0-297x300.jpeg 297w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
]]></content:encoded>
			</item>
		<item>
		<title>“Vaziyet Planı!&#8230;&#8221;</title>
		<link>http://www.mimarist.org/vaziyet-plani/</link>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 07:43:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Metin Karadağ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Odadan Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[metin karadağ]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlara mektup yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimarist.org/?p=17034</guid>
		<description><![CDATA[Artık yıllardır herkesin bilgisinde olduğu gibi projeler; hem bir yandan entegre bilgisayar otomasyon sistemli “Yapay Zeka” seçenekleriyle random/türevleri de alınabilen “Parametrik Tasarım”la üç boyutlu(3D) olarak zenginleştirilirken, hem de diğer yandan internet üzerinden küresel işbirliğiyle de üretilebiliyor&#8230; İster devasa boyutlu koordinasyon içindeki şirket bürolarında olsun, isterse de yine geleneksel tek kişilik]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Artık yıllardır herkesin bilgisinde olduğu gibi projeler; hem bir yandan entegre bilgisayar otomasyon sistemli <strong>“Yapay Zeka”</strong> seçenekleriyle random/türevleri de alınabilen <strong>“Parametrik Tasarım”</strong>la üç boyutlu(3D) olarak zenginleştirilirken, hem de diğer yandan internet üzerinden küresel işbirliğiyle de üretilebiliyor&#8230;</p>
<p>İster devasa boyutlu koordinasyon içindeki şirket bürolarında olsun, isterse de yine geleneksel tek kişilik çalışma ile olsun; sonuçta projeler bir kimlik/antet ön sayfası ile başlıyor ve ilk bakılan çizim de (ya da 3D görsel) her zaman yine <strong>“Vaziyet Planı”</strong> oluyor&#8230; Yani <strong>“Durum nedir?&#8230;”</strong></p>
<p>Yapının bulunduğu yere uyum koşullarının en kolay biçimde kavranabileceği asgari çizim standardı ile tanımlanmış bu krokiler; aslında binlerce bilgi ve deneyim birikimi dizgesinden oluşan örtülü bir destanın ana fikrini önceden veriyor&#8230;</p>
<p>Bazı vaziyet planlarına bakınca neredeyse devamına bakmanıza gerek kalmıyor; ilk bakışta zaten projeye doyuyorsunuz&#8230;</p>
<p>İçiniz açılıyor, dünyaya bakış ufkunuz genişliyor&#8230;</p>
<p>Bazılarına bakınca da <strong>“Amaaan devamına hiç bakmasam!&#8230;”</strong> hissine kapılıyor ve hemen <strong>“Geleneksel Ozalitçi Eklentisi”</strong> olan standart <strong>“Kanalizasyon Bağlantı Krokisi”</strong>ne bakıp detayları arasında kaybolmak yoluyla kendinizi teselli etmek istiyorsunuz&#8230;</p>
<p>Durumun yani vaziyetin ne kadar uygun olduğu ya da ne kadar vahim olduğu daha ilk bakışta anlaşılabiliyor&#8230; <strong>“Mu” </strong>acaba?&#8230;</p>
<p>Planlama, seçenekler arasından ayıklanarak kendi başına bir bütünlüğün derli toplu tanımlanarak çizilip sunulmasından oluşuyor&#8230;</p>
<p>Bu nedenle neyi planlayacağını bilmek, öncelikle <strong>“Envanter Bilgisi”</strong>ne sahip olmakla başlıyor&#8230;</p>
<p>Neyin/Nelerin plana dahil olarak planlanacağını <strong>“Envanter Bilgisi”</strong>ne sahip olarak biliyorsak; nasıl planlayacağımızın temelini ve ipuçlarını da elde etmiş olarak işe başlıyor ve sonuçta planlıyoruz&#8230; Çünkü planlamanın yalnızca deneyim, bilgi, yetenek ve iç-görümüzle sınırlı olmayan bir ötesi; yani tarihsel geçmişi de var!</p>
<p>Bilindiği gibi ilk yerleşmelerde, başta iklim etkisi olmak üzere bir dizi etken; doğal ve sosyal dokuda değişikliklere neden olmuş ve bu zorunluluklar; insanları yeni durum/lar/a uyumlu ve dayanışmayla birlikte ortak yaşam biçimi edinmelerine neden olmuştur.</p>
<p>Besin ve su kaynaklarının olduğu bölgelerdeki paylaşım zorunluluğu; tarım toplumuyla birlikte yerleşik yaşama geçişi şart koşmuştur.</p>
<p>Açlık, savaş ve hastalıklarla gelen hızlı yok oluşlara karşı, kısıtlı yaşam kaynaklarının tarım alanlarındaki düzenli üretimi; birlikte direnmenin gereği olan kendi yerel yaşam kültürünü de oluşturmuştur.</p>
<p>İlk toplu yerleşmelerle şekil alan barınma güdüsü ise kültürel bir yansıtma olarak kentleşmenin de ilk belirtilerini vermiştir.</p>
<p>Bu yerleşmelerden günümüze kalan izlerinden durumlarını okuyarak o zamanlardaki <strong>“Vaziyet Planını”</strong> canlandırmak olanaklıdır.</p>
<p>Birlikte üretim tipolojisinin fazla çeşitlilik içermediği bu tarihsel süreç; çağ olarak da on binlerce yıllık uzun bir döneme denk düşmektedir.</p>
<p>Binlerce yıl doğal ortamda bulunan mağara, ağaç kovuğu, ağaç dalı, çamur, taş ve sonrasındaki kerpiç gibi yapı malzemelerinin kullanımıyla gelişmeye başlayan yapı üretim kültürü ve daha sonraki süreçte deneyim ve bilgi birikimiyle gelişen antik dönem statik bilgisiyle taş işçiliği; yerleşimlerin durumlarını etkileyerek vaziyet planlarının da zenginleşmelerine yol açmıştır.</p>
<p>Örneğin <strong>“Truva Kenti”</strong>, korugan duvarların içinde ve dışında sürekli ve birbirine bağlı işlevsel iç içe mekân dizilerinden oluşmuştur. <strong>“Yol olarak kullanılan bütün mekânlar aslında/aynı zamanda başka işlevsel özelliklere de sahiptir. Ve aslında yol yoktur!&#8230;” </strong></p>
<p>Yine örneğin <strong>“Hitit Uygarlığı”</strong> dönemi kerpiç yapı yerleşimlerinde de görüldüğü gibi <strong>“kent içinde yol olmadığı için”</strong> vaziyet planı da aslında <strong>“tek ya da iç-içe mekân”</strong> özelliğine sahiptir.</p>
<p>Kent içi yol, ancak belirgin bir biçimde <strong>“Antikçağ Kentin”</strong>den <strong>“Ortaçağ Kenti”</strong> yapılaşmasına geçişin ilk/s/el dönemlerinde ortaya çıkar. Farklı ürün çeşitliliğinin gerekliliği olarak, farklı üretim teknikleriyle zenginleşerek ortaya çıkan atölye üretimleri sırasında farklı mekân çeşitliliği oluşur&#8230; <strong>Bu mekânların birbirleri ve pazar alanı arasında oluşan ve kenarları konut/barınaklar, ahırlar ve dükkânlar gibi çeşitli yapılar arasından geçiş için açık bırakılması gerekli ve şart hale gelmiş ve kent içi yol sosyal yaşamın olmazsa olmazı haline gelmiştir. </strong></p>
<p><img class="aligncenter size-large wp-image-17035" src="http://www.mimarist.org/file/2019/05/vaziyetiniz-1-1024x576.jpg" alt="" width="900" height="506" srcset="http://www.mimarist.org/file/2019/05/vaziyetiniz-1-1024x576.jpg 1024w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/vaziyetiniz-1-300x169.jpg 300w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/vaziyetiniz-1-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px" /></p>
<p>Vaziyet planında kent, merkezden kenarlara doğru yağ lekesi gibi yayılmaktadır. Kent-içi yol, aslında insanın kendisine yani emeğine ve diğer insanlara karşı yabancılaşmasının da başlangıcı ve kesin belirleyicisi olarak vaziyet planına yansımasıdır.</p>
<p>Büyük ölçekli pazar ürünlerinin üretildiği atölye irisi fabrikalar, mevcut Ortaçağ kenti yapılaşmasını zorladığı için fabrikalar ve yollar artık Ortaçağ kentini geride bırakarak; ihtiyacı olan kaynaklara yakın geniş araziler üzerinde ve yolların ağ gibi örüldüğü yerleşimlere yol açmıştır. Kentin vaziyet planı, üretim, ticaret, barınma vb. zonlardan ve yollardan oluşan ağ dokusuyla uygun görünen yönlere doğru büyümektedir&#8230;</p>
<p>Artık sistem Ortaçağ sonrasına yani bugüne doğru sarkmış ve <strong>“tüm yaşam döngüsünün merkezini pazar ve çeperinin ilişkisi oluşturmuştur&#8230; Kent merkezinde en büyük pazar olmak üzere çeperlere doğru gittikçe küçük pazar alanları ve çeperleri yol-yol sıralanmaktadır&#8230;”</strong></p>
<p>Bugün gelinen noktada son vaziyet planı çeşidi ile birlikte, eskiden tarım toplumlarında, tarım alanı düzlükleri dışında sel, heyelan deprem vd etkilere karşı daha korunaklı ve sağlam zeminlerde yer alan yerleşimler;</p>
<p>artık yapı üretim tekniğinin gelişmesi ve nüfus artışı nedeniyle tarım alanları da üretim, pazar, yerleşim vd yapılaşma çeşidi ile arsızca işgale uğramaya başlar&#8230;</p>
<p>Kentte üretim ve tüketim hızıyla paralel olarak gelişen yabancılaşma, kendisini yol olarak belirginleştirir. Yol, birleştirirken parçalayan; parçalarken de birleştiren özelliğiyle kentleşmenin karakteristik bir özelliği halini alır&#8230;</p>
<p>Yeni hızlı/yollu kentlerin <strong>“Vaziyet Planı”</strong> anlayışı da tamamen başkalaşmış; yer yer <strong>“Kolon Barsağı”</strong> gibi ana yol kenarlarında tekdüzeleşerek arsızlaşmıştır!&#8230; Sanki insanlığın <strong>“Vaziyet Planı”</strong> da aynı kaderi yaşıyor ve kesintisiz krizlerle batıyor gibidir&#8230;</p>
<p>Platon, <strong>“Devlet”</strong> kitabındaki mağara aforizmasında yabancılaşmanın sanki ilk izlerini anlatır; <strong>“&#8230; bütün insanlık bir mağara içindedir ve ortada yanan bir ateşin çevresinde toplanmıştır. İnsanlar birbirleriyle mağaranın duvarlarındaki gölgeleri aracılığıyla konuşmaktadırlar&#8230; ”</strong> der&#8230; Platon’un mağarasındaki <strong>“insanlar gerçekti ancak birbirlerini hayal olarak görüyorlardı&#8230;”</strong></p>
<p>1960’larda telefon/radyo/televizyon çağının ortalarında <strong>“Jean Baudrillard”</strong> artık <strong>“insanların hayal, iletişimlerinin gerçek”</strong> olduğunu <strong>“Simülacr”</strong> kavramıyla anlattı durdu&#8230;</p>
<p>Bugün ise insanlığın iletişim/etkileşim durumu için <strong>“Post Truth”</strong> kavramı <strong>“Gerçek Yalan”</strong> tanımı kullanılıyor&#8230; Sanki, <strong>“yalanların gerçekliği adına insanların da yalandan bir gerçeklik olduğunu vurgularcasına&#8230;”</strong>  bizim <strong>“Gerçek Yalan Çağımız”</strong>, yani gittikçe daha da arsızlaşan <strong>“Vaziyet Planımız” </strong>olmaya başladı bile?!&#8230;</p>
<p><strong>“Komşu komşunun külüne muhtaçtır&#8230;”</strong> sözünde olduğu gibi insanlar da birbirlerinin gerçeklerine muhtaç duruma düştüler.</p>
<p>Neredeysen çık ortaya artık <strong>“Etik”</strong>; tut elinden getir artık <strong>“Hukuku!&#8230;”</strong></p>
<p><strong>“Hukukun tek kaynağı, insani doğal ve açık olan her türlü ilişkilerdir&#8230;”</strong> ve bunu ortaya çıkaracak olan da herbir alandaki <strong>“Etikler”</strong> konusunda taviz vermeden gerçek-gerçeğe konuşmaktır; yalansız dolansız!&#8230;</p>
<p>Mimarlara Mektup Bülteni</p>
<p>Mayıs 2019</p>
<p>Sayı: 243</p>
]]></content:encoded>
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;daki Mimarlık Büroları</title>
		<link>http://www.mimarist.org/istanbuldaki-mimarlik-burolari/</link>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 07:00:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Bülend Tuna]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Odadan Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[bülend tuna]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlara mektup yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimarist.org/?p=17036</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-large wp-image-17037 alignleft" src="http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-9-756x1024.jpg" alt="" width="756" height="1024" srcset="http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-9-756x1024.jpg 756w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-9-221x300.jpg 221w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-9-768x1041.jpg 768w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" /> <img class="size-large wp-image-17038 alignleft" src="http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-10-756x1024.jpg" alt="" width="756" height="1024" srcset="http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-10-756x1024.jpg 756w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-10-221x300.jpg 221w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-10-768x1041.jpg 768w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" /> <img class="size-large wp-image-17039 alignleft" src="http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-11-756x1024.jpg" alt="" width="756" height="1024" srcset="http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-11-756x1024.jpg 756w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-11-221x300.jpg 221w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/mm-mayis-5-11-768x1041.jpg 768w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" /></p>
]]></content:encoded>
			</item>
		<item>
		<title>Mimar Şener Özler’in Anısına / Dam Notları</title>
		<link>http://www.mimarist.org/mimar-sener-ozlerin-anisina-dam-notlari/</link>
		<pubDate>Wed, 08 May 2019 06:57:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Çakır]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Odadan Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[hasan çakır]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlara mektup yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[şener özler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mimarist.org/?p=17040</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında özellikle büyük kentlerimizin mimari dokusu hızla bozulmaya başladı. Arsa spekülasyonu uğruna kentlerimizin mimari mirası yok ediliyor, yeşil alanları yağmalanıyor, kısacası “planlı çarpık, plansız çarpık imar“larla kentlerimizin façası bozuluyordu. 70‘li yılların genç mimarları olarak bu imar bozuntusu “imara” kayıtsız ve seyirci kalamadık, kalmadık. Ayrıca Mimarlar Odası’nın o]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_17041" style="width: 910px" class="wp-caption aligncenter"><img class="size-large wp-image-17041" src="http://www.mimarist.org/file/2019/05/kiz-kulesi-1024x685.jpeg" alt="" width="900" height="602" srcset="http://www.mimarist.org/file/2019/05/kiz-kulesi-1024x685.jpeg 1024w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/kiz-kulesi-300x201.jpeg 300w, http://www.mimarist.org/file/2019/05/kiz-kulesi-768x514.jpeg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px" /><p class="wp-caption-text">Bir Kız Kulesi Hayali, Hasan Çakır, 2000<br />&#8220;Kız Kulesi, bir yapıda, giderek yapıdan soyutlanmış, ancak &#8220;o&#8221; yapı olmazsa olmayacak, tek ve benzersiz bir imge-yapı. Her şeyden önce somut bir varlık degil, bir yapıda somutlanan düşler alemi…&#8221;<br />Şener Özler, Mimarlık Dergisi, Sayı 291, 2000</p></div>
<p>Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında özellikle büyük kentlerimizin mimari dokusu hızla bozulmaya başladı. Arsa spekülasyonu uğruna kentlerimizin mimari mirası yok ediliyor, yeşil alanları yağmalanıyor, kısacası “planlı çarpık, plansız çarpık imar“larla kentlerimizin façası bozuluyordu.</p>
<p>70‘li yılların genç mimarları olarak bu imar bozuntusu “imara” kayıtsız ve seyirci kalamadık, kalmadık. Ayrıca Mimarlar Odası’nın o dönemdeki o biçim bir “imara” karşı tavrı da bizi etkiledi; “Köprüye Hayır!” falan derken kendimizi oda çalışmalarının içinde bulduk.</p>
<p>Yaşanılır şehirler istiyorduk. Kentlerimizde tarihi ve doğal çevrenin korunmasını istiyorduk&#8230;  Kimse bize sormuyordu ama biz mimar olarak kendimizi kentimizden sorumlu tutuyorduk&#8230;</p>
<p>Şener Özler de öyle, sorumluluğu üzerine almış mimarlardan biriydi ve o kendine özgü bir tavırla, değerbilmezliğe, umursamazlığa, hoyratlığa karşı usulca, alçakgönüllüce direndi durdu tez biten ömrü boyunca.</p>
<p>Onun bu tavrı bir çağrı, bir uyarı idi aynı zamanda; hayatın çirkinleştirilmesine ve yağmalanmasına karşı kayıtsız kalmamaya. Bir mimar olarak yaşanılır bir dünyanın yaratılması için çaba göstermeye çağrı.</p>
<p><em>Hasan Çakır, 8 Ekim 2001, Frankfurt</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			</item>
	</channel>
</rss>
